30 Nisan 2007 Pazartesi

HATAY'A ANIT

Hatay'ın İskenderun ilçesinde, Ermeni ve Fransızların işgal yıllarında Türklere yaptığı ''sözde'' mezalimin ve Hataylıların direnişinin konu alındığı anıtın açılışı törenle yapıldı.

İskenderun Belediye Başkanı Mete Aslan, sahildeki parkta belediye tarafından yaptırılan anıtın açılışında yaptığı konuşmada, Fransa eski Cumhurbaşkanı François Mitterand'ın eşi Daniella Mitterand ile Türkiye Ermenileri Patriği II. Mesrob Mutafyan'ı da anıtın açılışına davet ettiğini anımsattı.

Aslan, ''Ama bayan Mitterand sadece Diyarbakır'a gidiyor'' diye konuştu. ''Mutafyan'ı burada görmek isterdim'' diyen Aslan, şunları kaydetti: ''Çünkü o da bir Türk. Bu mesele, bir Ermeni-Müslümanlık meselesi değildir, Türklük meselesidir. Türkiye'de yaşayan bütün vatandaşları bağrımıza basmışız. Malatya ve İstanbul'daki katliamlara elbette karşıyız ve kınadık. Ama bizim şehitlerimiz için neden kimse aynı tepkiyi göstermiyor. Anadolu'yu bölmek için terör örgütü PKK'ya neden destek veriyorlar?'' Aslan'ın konuşmasının ardından, anıtın açılışı yapıldı.

Açılışa İskenderun Kaymakamı Cengiz Horozoğlu, İskenderun Deniz Üs Komutanı Deniz Kıdemli Albay Reşat Küçükerol, DYP Genel Sekreteri Kamil Turan, Azerbaycan Devlet Bakan Yardımcısı Valey Hacıyev ile çok sayıda davetli katıldı.

28 Nisan 2007 Cumartesi

TÜRKİYE'DE ERMENİ OLMAK

VAHAN İSAOĞLU

Türkiye’de Ermeni olmak… Değişik bir duygudur Türkiye’de ermeni olmak… Her ne kadar da Hrant Dink sözde suikastinin ardından binlerce kişi. “Hepimiz Hrantız, hepimiz ermeniyiz” diye bağırsa da… Bir çok kesim, aslında “hepimiz insanız” manasına gelen bu sloganı anlamayıp, işi başka boyutlara vursa da… Değişik bir duygudur Türkiye’de ermeni olmak… Bağırmakla da olacak bir şey değildir aslında…

Türkiye’de ermeni olmak, bilen dostlarının sana “ne olur bir topik yap da yiyelim” diyebilmesidir.
Ermeni olmak, bir işlem için devlet dairesine gidip de adını söylediğinde memurun yüzüne tuhaf tuhaf bakmasıdır, hatta “sen ermeni misin?” diye sorarken yüzüne alaycı alaycı bakmasıdır… İsminin her yerde yanlış yazılmasıdır…
Türkiye’de ermeni olmak, askerdeyken arkadaşlarının sana, ne olur bir kere kelimei şadet getir demesidir…
Yine de kız kulesine aşık olmaktır ermeni olmak, galata kulesinden İstanbul’u seyrederken derin duygulara dalmaktır…
Türkiye’de ermeni olmak, okullarının tarih kitaplarındaki ermeni karşıtı yazıları okuyup gelip bunlar ne diye size sorduğunuzda çocuğunuz, verecek yanıt bulamamaktır…
Türkiye’de ermeni olmak, seni tanıyan birinin üçüncü bir şahısa senden bahsederken. “ermeni bir arkadaş” dedikten sonra “ama iyi çocuktur gerçekten” diye bahsetmesidir…
Yine de balığın olduğu, rakının olduğu, midya dolmasının olduğu bir sofrada Türk Sanat Musikisi eşliğinde sevgiyle şarkılar söylemektir…
Yine de bazı durumlarda bazı arkadaşlarının seni arayarak “üzülme, onlar cahil biz seni tanıyoruz seviyoruz” cümleleri karşısında duygulanmaktır Türkiye’de ermeni olmak…
Birisi ile tanışırken ismini çekinerek söylemektir ermeni olmak, söylediğinde ise karşındakinin yüz ifadesinden, neler düşündüğünü anlamaya çalışma alışkanlığıdır…
Bakanların televizyonda terörist başları için “ermeni dölü” lafını kullanırken çocuklarınızın bunları duyması halinde bunu nasıl açıklayacağını kara kara düşünmektir…
Türkiye’de ermeni olmak, Fransa’da çıkmış yasalar hakkında birilerinin özelikle gelip sana “ne düşünüyorsun?” diye sormasıdır…
Ve vereceğiniz cevabın başına “sözde” kelimesini koymak zorunda oluşunuzdur…
Çöpçü olamamaktır Türkiye’de ermeni olmak, devlet memuru olamamaktır…
Yine de vapura bindiğinizde martılara simit atarken Türkiye’yi ne çok sevdiğinizi hatırlayışınızdır…
Türkiye’de ermeni olmak, okullarınıza yerleştirilen ve ermeni asıllı olmayan öğretmenlerinize, büyük birilerinin “aman ha siz bizim gözümüz kulağımızsınız ona göre…” demesidir… Türkiye’de, ilerde vali, bakan olmayı hayal eden çocuklarınıza, onları kırmadan ve durumu tam açıklamadan başka bir meslek seçmesi konusunda tavsiyelerde bulunarak caydırmaya çalışmaktır… Çünkü Türkiye’de ermeni olmak Türk olduğunuz halde, tıpkı Almanya’daki Türklerin, polis, memur, vekil olabildiği gibi olamamaktır…
Subay olamamaktır…
Yine de, arabaşı çorbasını içmek, Hababam Sınıfı’nı izlemek, çiğ köfteyi sevmektir ermeni olmak… Düşünebilmektir, üretebilmektir, sanatkar olmaktır…
Her başka bir ülkeye göç fikri geldiğinde, burayı çok sevdiğini hatırlamaktır… Güvercin gibi ürkek olmaktır…
Malkoçoğlu, Tarkan gibi filmlerindeki tecavüzcü Rumlar, adi papazlar diretmesi ile büyümüş kişiler karşısında isminizi gizlemek zorunda kalmaktır…
Yine de, her sabah okulda gururla İstiklal Marşını okumak, Ne Mutlu Türküm diye bağırmaktır. Söz sahibi olamayacağı bir Türkiye’nin Mutlu Türkü olduğunu haykırmaktır…
Ne zaman bu ülkede bir Ermeni asıllı Türk, Devlet memuru, subay olur işte o zaman anlarım ki beni Türk yerine koyuyorlar demektir… Bu besleme durumunu, Edip Akbayram’ın aldırma gönül türküsü ile unutmaktır…
Bir yerde oturduğunda “Sarı Gelin” türküsünün ermenicesini söylediğinde birilerinin üstüne saldırmasıdır…
Olsun ne yapalım deyip, türkçesini söylemektir…
Bazen de, delik bir ayakkabı ile yere uzanmaktır, fikirlerini sonsuzluğa kavuşturarak, binlerce kişiye “Sarı Gelin” türküsünün ermenicesini öğreterek…
Sözün özü… Öyle kolay değildir Türkiye’de ermeni olmak…
Yine de güzeldir, güzel olduğu kadar da değişik…
Bir aşktır Türkiye’de ermeni olmak… “İşine gelmiyorsa çek git kardeşim…” diyenlere… Burası yine de, benim de ülkem diyebilmektir…

http://www.izedebiyat.com/yazi.asp?id=53555
ERİVAN - Ülkesinin, Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğine karşı olmadığını belirten Koçaryan, Avrupa Birliği üyeliğiyle daha iyi komşuluk ilişkilerine sahip ve ne yapacağı önceden bilinebilir bir Türkiye olacağını söyledi. Koçaryan, Türkiye’nin Avrupa ailesine katılmasıyla, soykırım iddialarını kabullenmeme yönündeki politikasında değişiklik olasılığını da gözardı etmediklerini öne sürdü.

Türkiye’nin soykırım iddialarını tanımakla yasal açıdan Ermenistan’a toprak vermesi gerekmeyeceğini ifade eden Koçaryan, Ermenistan’ın tazminat isteme hakkının ise saklı olduğunu iddia etti.

http://www.ntv.com.tr/news/406629.asp

26 Nisan 2007 Perşembe

İSTANBUL - Miting düzenleme kuruluna başkanlık eden Prof. Dr. Necla Arat, 14 Nisan Cumuhuriyet Mitingi’nden çok kısa bir süre sonra İstanbul’da da miting düzenlemelerinin Ankara’ya gidemeyen çok sayıda insandan gelen talepten kaynaklandığını söyledi. 29 Nisan’da Çağlayan Abide-i Hürriyet Meydanı’nda yapılacak olan Çağlayan Cumhuriyet Mitingi için saat 13.00’te toplanılacak. Kadın Kuruluşları Birliği’nin öncülüğünde gerçekleştirilecek mitinge 400’e yakın sivil toplum kuruluşu destek veriyor.

NTVMSNBC
Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 26.4.2007

Tarihin Arka Odası

Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmadı Malatya'da yaşanan vahşetin hemen ardından, son senelerde moda olan hoşgörü, mozaik ve diyalog gibisinden kavramlar yeniden dillere düştü. Şimdi bilen bilmeyen herkes geçmişten örnekler veriyor, daha doğrusu verdiğini zannediyor, "Biz bir zamanlar hoşgörülü bir toplumduk, diğer dinlerin mensuplarına hiçbir şekilde müdahale etmezdik, herkes inancında hürdü" diyor ve feryâd ediyor: "Bize ne oldu da bu hâle geldik?" Bütün bu yakınmaların ve soruların, konuya pek vâkıf olmayanları şaşırtacak mahiyette tek bir cevabı var: Hoşgörü, bizde hiçbir zaman vârolmadı! Unutmayalım: Tarihi olaylar, meydana geldikleri zamanın şartlarına göre değerlendirilirler. Bundan asırlarca önce yaşanmış bir hadiseyi bugünün kavramlarıyla yorumlamaya kalktığınız takdirde yanlış neticelere varırsınız. Eski ile yeniyi aynı potaya koyan bir örnek vereyim: "Fatih Sultan Mehmed büyük bir devlet adamı olsa idi, Türkiye'ye demokrasiyi getirirdi" gibisinden bir düşünce baştan aşağı saçmadır. Zira, Fatih, bu iddia ile döneminde varolmayan demokrasi kavramını uygulamamakla suçlanmaktadır.
ALÂKASIZ KAVRAMLAR

Benzer hataları, son senelerde çok fazla yapar olduk. "Osmanlı'nın hoşgörülü olduğu, gayrımüslimlerin devletin en yüksek mevkilerine kadar getirildiği" şeklinde sık sık ortaya atılan iddia da, işte bu hataların başında geliyor. Osmanlı Devleti bir imparatorluk idi, Türkiye Cumhuriyeti ise milli bir devlettir. İmparatorluklar ile milli devletler birbirlerinden tamamen farklı sistemlerdir ve imparatorlukların milli devlet kavramlarıyla değerlendirilip yorumlanması büyük hatalara yolaçar. Şimdi, günümüzdeki hoşgörü, mozaik ve diyalog sözlerini bu kural çerçevesinde değerlendirelim: * Bir imparatorluğun temelinde, çokuluslu olması yatar ve bugün din hürriyeti zannedilen serbestlik, imparatorluklarda olağan bir durumdur. Osmanlı İmparatorluğu'nda gayrımüslimlerin devletin yüksek makamlarında görev almaları milli devlet olmamanın ve çokulusluluk kuralının neticesidir, dolayısı ile de hoşgörü ile hiçbir alâkası yoktur. İmparatorluklarda hâkim bir millet hep mevcuttur, Osmanlı Devleti'nde hâkimiyet Türkler'e aittir ama, diğer dinlere ve milletlere mensup olanların yüksek görevlerde bulunmaları da imparatorluğun tabiatı gereğidir. * Dolayısıyla, Osmanlı döneminde gayrımüslimler yahut Araplar gibi Türk olmayan kişilerin yüksek görevlere getirilmeleri normal uygulamalardır. Bu uygulamaların hoşgörü yahut mozaik gibisinden alâkasız kavramlarla değerlendirilmesi, yanlıştır.

DİN DEĞİL, PARA!

* Osmanlı'da Hristiyanlar'ın ibadetlerinde serbest bırakılıp İslamiyet'e geçmeye zorlanmamalarının sebebi hoşgörü falan değil, sadece paradır! Gayrımüslimlerin ödediği haraç ve cizye adındaki yüksek vergiler hazine için asırlar boyunca önemli bir gelir kaynağı olmuştur, bu vergiler bütün İslam devletlerinde vardır ve hiçbir devlet böylesine büyük bir geliri kaybetmek istememiştir. http://www.sabah.com.tr:80/bardakci.html* Uydurmamıza, kıvırmamıza ve eğip bükmemize gerek yok: Osmanlı döneminde Hristiyanlar için konmuş birçok yasaklar vardır. Meselâ şehirlerde atla gezememiş, yüksek bina yapamamış ve çanlarını kilise duvarının dışından işitilecek şekilde çalamamışlardır. Hattâ, bazı devirlerde sokağa ayaklarına çıngırak takarak çıkmak zorunda bile bırakılmış, belli renklerde elbise giymeleri bile yasaklanmıştır. * Eski asırlarda bu topraklara şimdi Pax Ottomana yani Osmanlı Barışı denen bir sükûn hakimdir ama barışın kaynağı karşılıklı anlayış yahut hoşgörü değil, devletin gücüdür. Devletin kuvvetli olduğu devirlerde ister Müslüman, ister Hristiyan olsun, teb'adan hiç kimsenin din bahanesiyle bile tek söz etmesine izin verilmemiştir. Sözün kısası: Hoşgörü, bu topraklarda hiçbir zaman vârolmamıştır, dolayısıyla şimdi söylediklerimiz sadece kendimizi kandırmaktan ibarettir.

www.hyetert.com

25 Nisan 2007 Çarşamba

BÜYÜKELÇİLİĞİNEMOLOTOF KOKTEYLİ ATMA EYLEMİNESERT KINAMA

Gösteri yapan yaklaşık 200 kişilik bir grubun, 24 Nisan 2007, Salı, Türk bayrağı ve Atatürk posterini yırtarken, Büyükelçiliğin bahçesine de molotof kokteyli atmasına Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, sert tepki verdi.

TÜRKİYE ERMENİLERİ PATRİĞİ’NİN TEPKİSİ

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, Moskova’da vuku bulan çirkin olay hakkındaki görüşlerini şöyle ifade etti: Bundan önce defaaten “Ermeniler ve Türkler birbirlerinin ulusal ve dinsel simgelerine karşı da aynı saygıyı göstermelidirler. Bu simgelerin siyasi mitinglerde fanatik göstericiler tarafından herhangi bir şekilde aşağılanmaması, yakılmaması, ayak altına alınmaması için gerekli duyarlılık gösterilmeli ve dostluğu artırıcı ve pekiştirici etkinlikler düzenlenmelidir.” diye uyarıda bulunmuştum. İçlerinde Ermeniler’in de bulunduğu bir grubun Türkiye’nin ulusal simgeleri olan Türk bayrağını ve Atatürk posterlerini yırtmasını en sert şekilde kınıyor, bu türlü girişimlerin hiçbir yararı olmayacağını, aksine halklar arasında husumet yaratacağını bir kez daha tekrar ediyorum. Tarihte yaşanan acı olayları ve felaketleri onurlu bir şekilde duyumsamak mümkünken, bu tür girişimler, milletlerarası ilişkileri zedeleyen gayet çirkin olaylardır.

www.lraper.org
PATRİK HAZRETLERİ ERMENİ AYDINLARI İÇİN DUA ETTİ

Patrik II. Mesrob Hazretleri, 24 Nisan 2007, Salı, Ermeni Patrikliği’nin Surp Hoki (Kutsal Ruh) Şapeli’nde, 24 Nisan 1915 günü, İttihat ve Terakki Hükümeti tarafından evlerinden toplanarak Çankırı’ya sürülen ve orada yaşamlarını yitiren Ermeni aydınlarının ruhlarının huzuru için Hokehankisd Duaları’nı okudu.

www.lraper.org
Helsinki'de yapılacak Eurovision'da Hayastan'ı temsil edecek şarkıyı dinlemek için:

http://www.eurovision.tv/addons/mediaplayer/video/arm.html

Kalbimiz seninle Hayko...
Kaynak: Gündem
Yer: Türkiye
Tarih: 25.4.2007
M. ALİ ÇELEBİ/

Ziya Gökalp, Bahaeddin Şakir, Mahmut Kamil, Halil, Enver, Talat Paşa gibi İttihatçıların bayrak edindiği 'ırkçılık', Ege, Akdeniz ve Marmara'nın mavi sularıyla kucaklanan Anadolu'ya, Mezopotamya'ya kan denizi akıttı. Bu zihniyetin şekillenmesinin bir sonucuydu. Önce sindirmeyle gelişti, zamanla yoketmeye vardı. Bağnazlığa bir örnek vermekte yarar var. Tutuculaşan, bilimsel gelişmelere yüz çeviren Osmanlı padişahları, Müslüman dışındakilere karşı o kadar önyargılıdır ki otopsiye dahi ancak 1841'de bir fermanla izin verilir. Bunu da nasıl verir! 'Kötü birşey' olduğunu söyleyerek yalnız Hıristiyan ölülere tatbik edilmek üzere otopsi izni verilir. Sadece bu örnek bile bu coğrafyanın nelere, nasıl bir zihniyete katlanmak zorunda bırakıldığının da özeti aslında. Bu ortamda Balkanlarda azınlıklara karşı görev verilerek yetiştirilen ve oluk oluk kan yağdıran aktörlerden Enver Paşa'nın 1908 öncesi Almanya'da olması, I. Dünya Savaşı'na da Almanya'yla birlikte karar vermesini sağlayan dönem 20. yüzyılın ilk soykırımını doğuruyor. Şifreli telgraflar ve emirlerle Ermenilere yönelik kıyımdan akan kanın sürüklediği süreç, 21. yüzyıldan 7 yıl almışken dahi cesaret edilerek sorgulanmayan bir tabu haline dönüştürüldü. Ermenilerin bu coğrafyada kadim halklardan olduğu gerçeğinin kabulü ret durumunu, Atatürk'ün Çankaya Köşkü'nün yapıldığı Kasapyan Bağevi'ni önce yazlık olarak kiralaması ve bu bağevinin Ermeni bir tüccara ait olması gibi durumlar da değiştiremiyor.

Coğrafyanın bir zenginliği olan Ermenilerin birçok yerde de cemaatleri bulunuyordu. İstanbul Ermeni Patriği'ne 'Ortadoğu'dan Avrupa'ya Kuzey Afrika'dan ABD'ye çok geniş cemaat topluluğu bağlı bulunduğu' kaydediliyor Ermeni kaynaklarında (İstanbul Armanians)

2. Abdülhamit'le başlayan soykırım

Osmanlı İmparatorluğu döneminde Müslüman olmayan azınlıklara yönelim her zaman insanlık adına utanç verici boyutlara ulaşmıştır. Dini, ırkçı ve yerli burjuva sınıfı üzerinden sermaye temerküzü yaratma güdüleriyle önce Anadolu coğrafyasından Hamidiye Alayları'nı oluşturan II. Abdülhamit ve 1915 dönemiyle Ermenileri ortadan kaldırma kararları verildi. Ardından 1915-19 arasında Asuri-Süryaniler, Seyfo diye adlandırılan süreçte yok edilmeye çalışıldı. Sonra mübadele yetmedi 1942'de Varlık Vergisi'yle Ermenilerin yanı sıra Yahudi, Rumların mülklerine çeşitli şekillerde el konup fırsatçılara dağıtıldı. Irkçı gazaba uğrayan mülk sahipleri Aşkale'ye amele olarak sürüldü. 6-7 Eylül 1955 olaylarıyla bu kez Rumlar yok edildi ya da göç ettirildi.

Bu bellek arşivine inildiğinde en trajik olanı 1915'te yaşananlardı. Birkaç ırkçı zihniyetin tetiklemesiyle, uygulama sadece tehcirle sınırlı kalmayarak Nazilerin gaz odalarına örnek teşkil ettiği kaydedilen zehirleme vakalarıyla tarih sayfalarına insanlık suçu olarak kaydedildi.

Farklılıklara tahammülsüzlük Trabzon'da Rahip Andrea Santoro 5 Şubat 2006'da, Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink'e suikaste, yani 2007'ye kadar vardı. Burda da durmadı 18 Nisan 2007'de Malatya'da Hristiyanlık kitapları yayınlayan Zirve Yayınevi'ne düzenlenen baskında 3 kişi sandalyelere bağlanıp boğazı kisilerek katledildi. Ya bundan sonrası... Bundan sonrası benzer şeylerin yaşanmaması için önce tarihi iyi okumak, sonra insana, doğaya, özgürlüklere sahip çıkmak gerektiğini söylemeye gerek var mı?

Bugüne kadar iktidar odakları halklar arasındaki buzu kırmak için çaba sarfetmek yerine ayrılığı körüklemeyi tercih edip, bugün yine Türkiye gündemi, bir yandan sınır ötesi operasyon tartışmalarıyla cumhurbaşkanlığı seçimlerine kilitlenirken, diğer yandan ABD Kongresi'nde görüşülmesi düşünülen Ermeni Soykırımı Tasarısı'nın tedirginliğine saplanmış durumda. Her yıl ABD başkanlarına verilen tavizler sonucu, soykırım tasarısı ve 24 Nisan konuşmalarının içinde jenosit kavramının yer alması engellenirken; bu yıl Ankara, tasarının çıkması sözü de vererek seçilen Demokrat Parti'li isimlerin Kongre çoğunluğunu alması nedeniyle oldukça endişeli. AKP hükümeti önce Dışişleri Bakanı Abdullah Gül'e Şubat 2007'de 6 günlük Washington turu yaptırdı. Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'den randevu alamadan döndü. Genelkurmay İkinci Başkanı Orgeneral Ergin Saygun'un üst araması kriziyle noktalanan ziyaretinin ardından Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın 6 günlük ziyareti geldi. Bu ziyaretin yanı sıra AKP-CHP organizeli farklı zamanlarda 3 heyet, Kürtleri kilit altında tutma arayışlarının yanında Ermeni soykırımı tasarısının Kongre'den çıkmaması için lobi çalışması yaptı. Son olarak AKP'den Yaşar Yakış, Mehmet Dülger ve Zekeriya Akçam, CHP'den Onur Öymen ve Şükrü Elekdağ'dan oluşan bir milletvekili heyeti hâla Washington'da pazarlıklar yapıyor. Gül'ün tasarının çıkmasının ilişkileri zehirleyeceğini kaydetmesi, Büyükanıt'ın da 'Biz böyle bir şey olursa bundan inciniriz, bundan rahatsızlık duyarız' açıklamaları benzer tasarının çıkmasını engeller mi? Soykırım Yasası'ndan sonra Fransa'yla askeri ilişkileri keserek silah ihaleleri ve Nebucco adı verilen Hazar enerji kaynaklarının taşınacağı hatta Fransa firmalarını dışarıda tutmaya çabalayan Ankara; İncirlik Üssü, uçak ihaleleri gibi kozlarla durumu ne kadar idare edebilir? Yakma, zehirleme, kurşunlama, kesme, boğma gibi yöntemlerle anılan kanlı dönemin belgelerinin açılması için de tartışmalar yürütülürken 9 Mart'ta Galip Enyüce (Mereto) adlı JİTEM ajanı olduğu kaydedilen bir kişinin Diyarbakır'ın Kulp ilçesi Eskar Köyü yakınlarında bir mağarada 7 HPG'liyi zehirlemesi olayı dikkat çekti. Tarih tekerrür mü ediyor dedirtecek bu gelişme ister istemez Ermeni Soykırımı çerçevesinde Osmanlı Padişahı II. Abdülhamit ve İttihat ve Terakki döneminin trajedilerini anımsatıyor. Ne olmuştu bu dönemde. Ermeni soykırımı sırasında sadece birkaç kentte yaşananları tartmak genel röntgeni düşünme penceresi açması açısından önemli. Medz

Yeghern'den 2007'ye

Osmanlı'nın son dönemlerinde meydana gelen kıyımların doruk noktası 1915'i Türkiye'deki sosyalist hareketin duayenlerinden, 1916'da doğan ve Osmanlı'nın son dönem öykülerini dinleyerek okuyan Mihri Belli şöyle özetliyor: '1915 iktidardaki İttihat ve Terakki tarafından Alman efendilerinin onayıyla sonunda 1,5 milyon insanın telef olduğu bir soykırıma dönüşen Ermeni tehcirini tezgahladığı şoven duygularının alabildiğine körüklendiği yıldır.' Britanya'nın ele geçirdiği İttihatçıların gizli oturumda belirledikleri '10 Emir'deki yöntemlerle hızlandırılan 20. yüzyılın ilk soykırımıyla insanlığa karşı suç işleyenler Osmanlı'nın son dönemlerinde 1919'da yargılandı. Kimi suçlu bulunarak idam edilirken, olayları organize eden İttihat ve Terakki'nin troykası ve kilit rol arkadaşları yurt dışına kaçarak verilen idam kararının uygulanmasından kurtuldu. O dönem Jenosit kavramı siyasal literatüre henüz girmediği için Ermenilerin söz dağarcığında 'Medz Yeghern-Büyük Facia' olarak yer eden, (Alman kaynaklarında 1.2 ila 1.5 milyon kişi arasında gösteriliyor) bu tarihin zehirleme kesitini bu dizide ele alacağız.

Öncelikle Ermeni sorunuyla yüzleşmekten kaçan Ankara'nın çıkmasını istemediği ABD Kongresi'ndeki tasarıyla perdeyi açmakta yarar var.

Tasarının bam teli

Tasarı Ermeni Soykırımı Tasarısı (Armanian Genocide Draft Law) ABD'de Ocak 2007'de bir grup Demokrat ve Cumhuriyetçi vekil ortaklığıyla hazırladı. Tasarıda 'Ermeni Soykırımı 1915-1923 arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandı ve yaklaşık 2 milyon Ermeni'nin sınır dışı edilmesiyle bunların 1.5 milyon kadın, erkek ve çocuğun öldürülmesiyle ve 2500 yıllık Ermeni varlığının anavatandan tasfiye edilmesiyle sonuçlandı' deniyor. 'Savaş Bakanı Enver, İçişleri Bakanı Talat, Donanma Bakanı Cemal'in idam cezası aldığı ancak uygulanmadığı' kaydediliyor tasarıda.

Tasarıda, dönemin ABD İstanbul Büyükelçisi Henry Morghentau'nun çalışmalarına atıfta bulunuyor. 16 Temmuz 1915'te ABD Dışişleri Bakanı Robert Lansing'in 'Ermeni zulmünü durdurmaya yönelik prosedürü onayladığı kaydediliyor. Tasarıda, 13 Nisan 1920'de Ermenistan'da görevli ABD ordusu generallerinden James Harbord'un Senato'ya sunduğu rapora dikkat çekilerek, 'işkence ve ölümle tanışmayanların çok az' olduğuna işaret ediliyor. Ermenistan ile sınırı açma cesareti dahi gösteremeyen Ankara ise, hâla trajedilerin yaşanmaması, nüfusu ne kadar olursa olsun bütün halklara aynı nazarla özgürlükçü temelde yaklaşılması noktasından uzak durmayı sürdürüyor. 21. yüzyıla kadar taşınan 'yok sayma' politikası ile yürünemeyeceği görülmeli. Artık yaşananların örtbas edilerek, halkları inciterek bir barış ufku yakalanamayacağının bilincine varmalı 'derin Osmanlı İmparatorluk tarihi'ne sahip çıkanlar.

Soykırım belgeleri yakıldı

Soykırımı örtbas etmek için Talat Paşa gibi İttihatçılarca verilen emirleri içeren telgraflar ve diğer belgelerin yakılması gerçekleri karanlık sulara gömemedi. Çetelerin üstlerinde çıkan altınların kanlı olmasının izahından kaçılıyor. Muvakkat (Geçici) Dahiliye Nazırı Ahmet İzzet 1919'da bu yok etmeye dikkat çekerken 'İttihatçıların cürmünü ispat edecek vesikalar yok edilmiştir' diyordu. 'Yakın' talimatını içeren belgelerin bazı ülke arşivlerine kaldırılmış olmasının yanında, yüzbinlerce insanın ailesinden kopanların tarihin yüreğini dağlayıcı boyutu toprak altı edilemiyor.

Genelkurmay ve Türk Tarih Kurumu dönemin arşivlerini açmaya yanaşmazken, birçok ülkenin arşiv raflarına giren belgeler jenosit döneminin basmaklarını gösteriyor.

İttihatçılar yönetim organlarındaki varlıklarıyla yetinmezler ve 10 Ocak 1913'te tüm rakipleri tasfiye ederek yönetimde 'tam diktatörlük' çarkı kuran İttihatçılar Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'yı da Haziran 1913 suikasti sonucu ortadan kaldırır. İpler tamamen Enver, Talat ve Cemal Paşa Troykasında ve kollarında toplanır. Selanik'teki fırka merkezi de İstanbul'a taşınır. Eylül 1913 kongresini yaparlar. Merkez Komite üyeleri 7'den 12'ye çıkarılır. Artık Abdülhamit'in tam gerçekleştiremediği şeyleri hayata geçirebilirlerdi. Arşiv araştırması yapan yazarlar tehcir öncesi Ağustos 1914 tarihli seferberlik emriyle eli silah tutan Ermeniler askere çağrılmasına dikkat çekiyor. Önce 20-45 yaşında olanlar toplanır ardından bu çerçeve 45-60 yaş arasına yayılır. Askere alınanlar amele taburlarında silahsızlandırılıp öldürülür, Alman subayların notlarında göre. Boğazları kesilmiş halde bulunur çoğu. Askere çağrılanları öldürenlerden biri de Enver'in amcası Halil Kut Paşa'dır. Alman arşivlerinde, Osmanlı döneminde Konsolos Muavini olarak çalışan Scheubner Richter'in 4 Aralık 1915 raporu dikkat çekiyor: 'Halil'in (Kut) Irak'a düzenlediği sefer, Ermeni ve Suriye katarlarının katledilmesine sebep oldu. İki gece içinde 15,000 Ermeni Musul'da öldürüldü. Yaşına cinsiyetine bakılmaksızın gruplar halinde nehrin kıyısına götürüldü ve soğuk, kör aletlerle doğrandı. Böylece barut ve kurşun tasarrufu da sağlandı.'

Veliahtın sözleri

Alman bir Askeri Tabibi yaşananları I. Dünya Savaşı'nın Moral Tarihi adlı çalışmasına aktarır: '1.2 milyon sivil kurbanla dünya harbinin hiç şüphesiz en büyük cürümünü teşkil eden tehcir şeması dahilinde ifa edildi. Keza tehcir, talan, cinsi cinayetler, hırsızlık, tecavüz, kadın simsarlığı ve beyaz insan köleliği yönünden dünya tarihinde tektir.' Fransız arşivinde, Enver Paşa'nın Fransız Diplomat Aristide Briand'a söylediği kaydedilen 'Osmanlı İmparatorluğu Ermenilerden ve Lübnanlılardan temizlenmelidir. Ermenileri kılıçla ortadan kaldırdık, öbürlerini ise açlıkla yok edeceğiz' sözü dehşet verici. Osmanlı Veliaht Prensi Abdülmecit The Morning Post gazetesine 7 Aralık 1918'deki demeci çarpıcı: 'Bunlar tamamıyla Talat ve Enver'in işi. Cedlerimizi rezil eden lekelerdir. Hadiseler başlamadan önce Enver'e Abdülhamit idaresinde bizi utandıran ve rezil eden katliamlara tekrar müracaat niyetlerinin olup olmadığını sordum. Alabildiğim tek cevap 'Karar verildi. Program bu' oldu.'

Avam Kamarası'ndaki 'eza'

Osmanlıda görev yapan ve Teşkilat-ı Mahsusa (dönemin gizli servisi) çetelerinden III. Ordu 8. Alay'a komutalık eden Alman Miralay Stange'nin Yaveri Teğmen Fadıl Harun da, Ermenilerin zehirlendiğini ve Karadeniz'de birçoğunun boğularak öldürüldüğünü belirtir. Miralay Stange de Osmanlı Ordusu'nda görev verilen Liman von Sanders'e gönderdiği raporda, kimi Ermenilerin denizde boğulduğunu kimilerinin de dağa götürülüp kılıçtan geçirildiğini ifade eder. Sağlık Teşkilatı Müfettişi Dr. Ziya Fuad da, Saib'in zehirleyerek ölümlere neden olduğunu belirtir. Ermeniler başka bölgelere nakil adı altında açıklara götürülüp denize atılır. I. Dünya savaşında Almanya ile birlikte Osmanlı'nın yanında yer alan Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun Trabzon Konsolosu Ernst von Kwiatkoski'nin Viyana'ya gönderdiği raporda, boğdurulan Ermenilerden örnekler verir. Trabzon merkeze uzak düşen Hamzaköy'de de 132 Ermeni Amele Taburu neferinin öldürüldüğünü aktarır. Almanya'nın Trabzon Konsolosu Heinrich Berfeld de raporunda, 'Bütün meslektaşlarımız ve benim kanaatimiz odur ki, kadın ve çocuklara gösterilen muamele bir kitle katlidir' diyor. Britanya'da milletvekili J. Spear'in 10 Kasım 1918'de Avam Kamarası'nda yaptığı konuşmada, 'Harp sırasında trajediler yaşandı ve eza çektirildi. Lakin hiçbirşey halkımı Türkiye'nin binlerce Ermeni'yi denizde boğmasından ziyade tahrik etmedi' sözleri unutulamaz.

www.hyetert.com
Müzakereler hemen dursun. Ben Fransız öğrencilerine Avrupa sınırlarının Irak ve Suriye olacağını anlatamam.

FRANSA’da cumhurbaşkanlığına en yakın aday olan Nicolas Sarkozy, daha seçilmeden 24 Nisan Ermeni soykırımı dolayısıyla Ermeni diasporasına yolladığı mektupta Ermenilere cömert vaatlerde bulunurken, Türkiye’ye yönelik sert açıklamalar yaptı. Başkanlığını İstanbul asıllı Ermenilerden Alexis Govciyan’ın yaptığı ve kısa adı CCAF olan ’Ermeni Dernekleri Koordinasyon Konseyi’ne gönderdiği "Ermeni Soykırımını andığınız bu acılı gününüzde kişisel dostluk ve destek mesajımı bildiririm" dediği mektupta şunları yazdı:

"Fransa, Ermeni soykırımını kanunla tanımıştır, bu herkesi bağlar. Fransa kin ve ırklara karşı şiddetle her türlü ayrımcılık ve provokasyonu kınamaktadır. Fransa’nın inkárı kanunla cezalandırmakla kalmayıp, Parlamento’nun kim olursa olsun bu konudaki devlet propagandasını da hiçbir zaman kabul etmeyecek partiler üstü bir taahhüde girmesini öneriyorum. Soykırımı inkar, kurbanların anılarına ve çocuklarına olduğu gibi topluma da bir hakarettir, söz hürriyeti tarihi olayları yok saymak değildir. Ben inkár edilemez olan soykırım gerçeğine rağmen kişisel özgürlüklerden, araştırmacı ve tarihçilerin düşünce özgürlüğünden yanayım. Fransız Ermenileri’nin açıklamaları nedeniyle tahdit edilmeleri ve engellenmelerini de kabul etmiyorum. Bu katliamı anlatmak için Fransa’da gösteri ve anma yapmak, sergiler açmakta serbestsiniz. Biz Ermenilerin onuruna, anılarına saygı gösteren bir cumhuriyetiz ve devlet hiçbir baskıya boyun eğmez."

AB’NİN SINIRI IRAK DİYEMEM

"Ermeni Soykırımının kabulü Türkiye’nin Avrupa Birliğine engel olmalı mı" sorusu sorularak devam eden mektup "Size gerçeği söyleyeyim. Türkiye’nin üyeliğine karşıyım. Sorun olan Türkiye’dir, ben okuldaki küçük Fransız öğrencilere Avrupa’nın sınırları Irak ve Suriye olacağını anlatamam. Eğer Türkiye’yi Avrupa ülkesi olarak kabul ediyorsak, Ukrayna’yı geçelim o zaman Lübnan, İsrail ve Mağrib ülkelerini de saymalıyız. Avrupa eğer güven vermek istiyorsa sınırlarını netleştirmelidir. Türkiye ile ilişkileri derinleştirmeliyiz, ancak bu tam üyeliğe gitmemelidir, "imtiyazlı ortaklık" statüsünün acil olarak belirlenmesi gerekir. Bu ülke, Ankara anlaşmasını iyi niyetle imzalamadığı, yani AB üyesi Kıbrıs’ı tam olarak tanımadığı sürece derhal müzakerelerin kesilmesini talep ediyorum."

24 Nisan 2007 Salı

Ermeniler Soykırımı Andı

Sabahın erken saatlerinde Başkent Erivan'da tepelik bir mevkideki "Sönmez Ateş Anıtı''na gruplar halinde gitmeye başlayan Ermeniler anıta çiçek bıraktı. Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan da TSİ 09.30 sularında üst düzey yöneticiler ve Ermeni Kilisesi temsilcileriyle anıta gelerek çelenk bıraktı, daha sonra kilise temsilcilerinin düzenlediği ayini izledi.

Ermeni televizyonlarına göre, Erivan'da sabah saatlerinde başlayan yağmurun kara dönüşmesiyle, öğle saatlerinde anıt ziyaretçilerinde belli bir azalmaya yol açtı. Etkinlikler kapsamında gece Erivan'da özellikle gençlerin katıldığı mumlu ve meşaleli 'soykırım' aleyhinde yürüyüş yapılırken, gün içinde de ülkedeki kiliselerde de 'soykırım' kurbanları için ayinler düzenleniyor.

Ülkede resmi matem günü olan 24 Nisan'da birçok basın kuruluşu çalışmazken, televizyonlar sabahın ilk saatlerinden itibaren anıt çevresinden canlı yayın yapıyor. Ermeni televizyonlarında birkaç gün önceden başlayan '24 Nisan' yayınlarında daha önce fon görüntüsü olarak sıklıkla Ağrı Dağı kullanılırken, bu yılın programlarında bir süre önce onarılan Akdamar Kilisesi görüntüleri ve İstanbul'da öldürülen gazeteci Hrant Dink'e gönderme yapan "1.500.000 1" yazılı pankartının da sürekli fon olarak kullanıldığı dikkati çekti.

CNN Türk

21 Nisan 2007 Cumartesi

Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 20.4.2007

Erdal Şafak

Malatya'daki vahşete bazı çevrelerin ve kişilerin tepkileri bize Roma İmparatorluğu'nun Filistin Valisi Ponce Pilate'yi hatırlattı. Pilate, Hazreti İsa'yı çarmıha gönderirken ellerini yıkamış, "Bu kandan sorumlu değilim" demişti. Son sözü söyleme yetkisi kendisinde olduğu halde, verdiği kararın sorumluluğunu ve vebalini halka yüklemek için. İki gündür yapılan açıklamalarda Malatya'daki korkunç infazların sorumlusu olarak, tıpkı Rahip Santoro ve Hırant Dink cinayetlerinde olduğu gibi, "Malum" adresler gösteriliyor: "Karanlık güçler", "Türkiye'yi bölmek isteyen dış mihraklar". Ve de onların kandırdığı maşalar... Tabii hiçbirinde bu zehirli ortamın elbirliğiyle oluşturulduğu, bu "Paranoya"nın ortak eserimiz olduğu ima bile edilmiyor. Biz hatırlatalım:
"Türkiye'de faaliyet gösteren misyonerler nüfusun yüzde 10'unu 2020 yılına kadar Hıristiyanlaştırmayı ve 1 milyon İncil dağıtmayı hedefliyor. Türkiye'nin jeopolitik konumu misyonerlik faaliyetleri için çok önem taşıyor." ( MGK'ya sunulan TSK raporu )
"Kiliseler apartman katlarına kadar yayıldı. Vatandaşlarımız kah ikna, kah çıkar sağlanarak Hıristiyan yapılıyor. AB'ye gireceğiz diye din elden gidiyor. Önlem alınmazsa ülkemiz parçalanacak." ( Rahşan Ecevit )
"Tarihte olduğu gibi günümüzde de aynı güçler (Haçlılar), İslam'ı çıkarları ve egemenlikleri karşısında en büyük engel gördükleri için, insanlarımızı bu dinden koparmak için planlı ve organize bir şekilde çalışıyorlar." ( Diyanet'in tüm camilerde okuttuğu hutbe )
"Türkiye'de 3.5 yılda 40 bin kilise ev açıldı. Türkiye'de bu kadar Hıristiyan yok. Amaç çocukları Hıristiyan yapmak." ( BTP lideri Prof. Haydar Baş )

Hiç kimse masum değil
"Doğu ve Güneydoğu'da misyonerlik hız kazandı. Amaçları başka. Türk bayrağı altında, Türk toprakları üzerinde, tek vatan, tek bayrak, tek kitap, bir Allah diye yemin ettik." ( BBP lideri Muhsin Yazıcıoğlu )
"Misyonerler Türkiye'de 5 milyon kitap basacak parayı nereden buluyorlar? Ayrıca bu ülkede 5 milyon Hıristiyan mı var? Oyun basit: Gençleri kuklalaştırarak ülkeyi içerden çökertmek." ( Prof. Oktay Sinanoğlu )
"Misyonerlerin amacı Türk insanının milli direncini kırmak. Bu kadar nüfusu Anadolu'dan atmak mümkün olmadığı için, Türkler'i dönüştürme kararı alındı. Atatürk zamanında, 1929'da kurulan Misyonerleri Kovma derneği benzeri bir dernek kurduk. Tüm vatandaşlarımız misyonerliğe karşı örgütlenmeli. " ( Prof. Zekeriya Beyaz )
"Misyonerler insanımızı sadece dininden değil dilinden, kültüründen, devletinden, bayrağından, örfünden, adetinden soğutmayı amaçlıyor ve beşinci kol faaliyetinde bulunuyorlar. Yurtdışı uzantıları olan bu faaliyet ulusal güvenliğimizi de ilgilendiriyor." ( Araştırmacı Aytunç Altındal )

Bunlar TV kanallarıyla dalga dalga yurda yayılan yüzlerce, binlerce açıklamadan sadece birkaç örnek. Daha "Türkiye'de 400 bin misyonerin cirit attığını" söyleyen var, "Açılan kilise sayısının 50 bini geçtiğini" iddia eden var, "Dağıtılan İncil sayısı 10 milyonu aştı" diye feryat eden var. Böyle akla-mantığa sığmayan rakamlar eşliğinde, "Din elden gidiyor", "Ülke içerden çökertiliyor", "Vatan büyük tehdit altında" çığlıklarıyla paranoya ortamı yaratılırsa olacağı bu. Ne diyor Malatya canavarlarından biri: "Din elden gidiyor diye öldürdük. Vatan için yaptık." Hiç kimse elini yıkayıp bir kenara çekilmesin. Bu canavarları biz yarattık. Doktor Jekyll de biziz, Doktor Frankeştayn da. Hiç kimse Ponce Pilate rolünü oynamaya kalkmasın...

20 Nisan 2007 Cuma

Kültür ve Turizm Bakanı Sayın Atilla Koç'a gönderilen bu mektuba rağmen,Patrik Hazretleri'nin özel isteğine rağmen hala isteğimize yanıt alamadık.Üstelik bize sorulmadan bir Anıt Müze haline getirildi kilisemiz.Hiçbir şeyin hesabını soramadığımız gibi bunun da hesabını soramıyoruz...


İstanbul, 15.03.2007
Sayın Bakanım,
Ahtamar adasında bulunan Surp Haç Ermeni Kilisesi, devlet tarafından onarıldı. Bu onarım yakın tarihimizde bir Ermeni Kilisesinin devlet tarafından onarılmasının tek örneği. Bu nedenle Türkiye Ermenileri olarak çok memnun olduğumuzu belirtmek isteriz. Kuşkusuz bu onarım Türkiye’nin dış itibarının artırmasına da önemli bir katkı sağlayacaktır. Ancak bazı eksiklik ve yanlışlıkların bu güzel uygulamayı gölgeleyebileceğini düşünüyoruz. Konuyla ilgili endişelerimizi bilgilerinize sunmak isteriz.
Sayın Bakanım,
Bu uygulamanın, ülkenin kültür mirası olan dini bir mekanı koruyup, gelecek kuşaklara ulaşmasını sağlamak gibi güzel bir amacı var. Bu amaçla bağdaşmayan “Türkiye diasporaya ve tüm Ermeni dünyasına bu onarımla ciddi bir ders verdi” gibi sözlerin ve yayınların hatalı olacağını düşünüyoruz. Bu gelişmenin, Türk-Ermeni ilişkilerinde olumsuzluklara neden olan asırlık ve kronikleşen konuların dışında tutularak, dini ve kültürel bir çalışma olarak algılanması sağlanmalı ve basit politik amaçlı bir uygulama olarak görülmesi engellenmelidir.
Sayın Bakanım,
Adanın ve kilisenin isminin doğru bilinmesinin önemli olduğunu düşünüyoruz. Adanın ismi tüm dünyada ve uluslar arası haritalarda Ahtamar olarak bilinir. Asırlardan beri de hep Ahtamar olarak anılmıştır. Sonra bilinen isim değiştirme politikalarına göre Ahtamar, Akdamar olmuştur. Biz Ermeniler Ağtamar diyoruz. Yumuşak genin Türkçe söylenmesindeki zorluk ve batı dillerinde bulunmaması nedeniyle Ahtamar denmesi de normaldir. Kaldı ki, -tarihi gerçeklerle hiçbir şekilde bağdaşmayan- adayla ilgili efsaneye göre kızın ismi de Tamar ya da Tamara’dır. Bütün ikazlara rağmen –nedense- yerel yönetim adanın ismini değiştirmemiştir. Kilisenin ismine gelince; Ahtamar şimdi söylenen ismiyle Akdamar kilisenin değil, adanın ismidir. Kiliseye Akdamar ya da Ahtamar kilisesi demek, Selimiye Camisine, Edirne Camisi demek kadar yanlış olur. Kilisenin ismi “Ahtamar Surp Haç Kilisesi” dir. Her yıl Eylül ayının ikinci pazarına denk gelen “Surp Haç” yortusunun isminden alır. Ermeniler için önemli bir gün ve önemli bir yortudur. O kilisenin varlık nedeni de budur. Bu nedenle adanın ismi gibi kilisenin isminin de dinsel ve tarihsel ismine uygun olarak değiştirilmesinin yerinde ve doğru bir uygulama olacağı kanaatindeyiz. Ayrıca kilisenin orijinalinde bulunan “haç”ının ve “çan kulesi”nin de bu güne kadar yerine konmamış olduğu söyleniyor. Müze olarak kullanılsa dahi bir kilise onarımı söz konusu olduğu için onarımın bütünlüğü yönünden bu eksikliğin de giderilmesi gerektiğini bilgilerinize arz etmek isteriz.
Sayın Bakanım,
Bu onarılan kilisenin açık müze olarak kullanacağı söyleniyor. Kuşkusuz bu devletin bir tasarrufudur. Ancak kilise açık müze olarak kullanılacaksa bile bazı düzenlemeler yapmak doğru olur. Öncelikle Kilisenin Türkiye Ermeni cemaatine ait olduğu belirtilmelidir. (Örneğin Ahtamar Surp Haç Kilisesi, Kumkapı Meryem Ana kilisesine bağlanabilir). İstenirse Kilisenin kuru mülkiyeti cemaate, kullanma hakkı ilgili devlet kuruluşuna verilebilir. Ancak eğer burası aynı zamanda bir kilise olacaksa, bir kilise onarılıp tekrar açıldığında kutsanması ve duayla açılması gerekir. Aksi takdirde o bina “kilise” olmaz “müzeye dönüştürülen eski bir kilise” olur. Bu durumda bu bina din adamlarınca kutsanamayacağı için onarılan kilise sayılmaz ve keza açılışın ismi de “kilise açılışı” olmaz. Tabii bu durum diaspora ve bütün Ermenilerde büyük bir hayal kırıklığı oluşturur ve güzel amaca gölge düşürür düşüncesindeyiz.
Sayın Bakanım,
Konu bizler için çok önemlidir. Bu güzel uygulamanın içeride ve dışarıda amacın dışında değerlendirilmesine, yorumlanmasına gönlümüz razı olmaz. Bu nedenle onarılan bu yerin aynı zamanda Ermeni kilisesi olduğunun bilinmesinin gerektiği görüşündeyiz. Kilisenin Türkiye Ermeni cemaatine ait olduğu, yılda bir kez Ermenilerin Surp Haç yortusunda bu kilisede ayin yapmalarına izin verileceği ve diğer zamanlarda kilisenin müze olarak kullanılacağının açıklanmasının yerinde olacağı kanısındayız. En önemlisi Ermeni Patrikliği ile mutabık kalınacak bir günde, kilisenin, diasporadan ve Ermenistan’dan çağrılacak davetlilerin huzurunda Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II tarafından kutsanarak açılması çok doğru olur. Uygun bulunursa aynı gün ayrıca resmi tören ve açılış da yapılır.
Sayın Bakanım,
Sonuç olarak bu onarımın Türkiye lehinde bir gelişme sağlayabilmesi için bu düzenlemelerin yerinde olacağını düşünüyoruz. Özellikle kilise kutsanmadığı takdirde, Türkiye Ermenilerinin de diaspora ve Ermenistan’dan davet edilenlerin de açılışa gereken önemi vermeyeceklerini ve beklenen katılımın olmayabileceğini düşünüyoruz. Saygıyla arz ederiz.

Arman Artuç
Murat Bebir
Rafi Bilal
Aret Çiçekeker
Ari Demircioğlu
Selin Evrem
Aram Kalenderoğlu
Hosrof Köletavitoğlu
Sibil Pektorosoğlu
Nadya Uygun

Ortak Metin
Kadasetli Patrik Hazretleri, ''Hepimiz Hıristiyanız'' pankartına tepki gösterdi.

www.lraper.org

“HEPİMİZ HRİSTİYANIZ”PANKARTINA TEPKİ

Patrik II. Mesrob Hazretleri, “Faşizme Karşı Omuz Omuza: Hepimiz Hristiyanız” tarzındaki pankartların Türkiye’deki Hristiyanlar’la dayanışma amacıyla yapılıyor olsa da, gerçekte Hristiyan vatandaşları güç durumda bıraktığını belirtti. Bazı gazetelere göre, Dink cinayetinin ardından mantar gibi biten “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarının benzeri, Malatya katliamından sonra aynı süratle meydanlara çıktı. İnanılmaz bir süratle dağıtılan “Hepimiz Hristiyanız” pankartları, 19 Nisan 2007, Perşembe, Taksim Meydanı’ndaydı. “Hepimiz Hristiyanız” pankartlarını inanılmaz bir hızla bastırıp dağıtan organizasyon ile Hrant Dink suikastından sonra “Hepimiz Ermeniyiz” pankartlarını hazırlayıp dağıtan organizasyonun aynı olduğunu gazetelerde okuduğunu söyleyen Patrik Hazretleri, ‘Hrant Dink suikastından sonra açılan “Hepimiz Ermeniyiz” pankartını gördükten hemen sonra, aklımdan ilk geçirdiğim şey, “Eyvah!” oldu’ dedi. Nitekim, organizasyonu gerçekleştiren kişiler aradan çekilip, Ermeni cemaati yine tek başına kalınca, Türkiye Ermenileri, kendilerinin atmadığı bir slogan nedeniyle, aşırı milliyetçi tepkilerin hedefi haline geldi. Malatya’da yaşanan vahşetin akabinde de “Hepimiz Hristiyanız” pankartları hiç hayra alamet değildir. “Ülkedeki tüm Hristiyan dinine mensup vatandaşlar gereksiz yere boy hedefi haline getirmektedir” dedi. Patrik Hazretleri, “Şimdi, her şeyden önce ölen dindaşlarımızın ruhlarının huzuru için dua etme ve sükuneti muhafaza etme zamanıdır. En anlamlı ve Hristiyanca tepkiyi ise hunharca katledilen Alman vatandaşı Tilmar Geske’nin yaslı eşi Suzanna Geske vermiş, cinayeti şuursuzca işleyenleri, ‘ne yaptıklarını bilmedikleri için’ bağışlamıştır” dedi.

Malatya’daki kanlı saldırıda boğazı kesilen ve kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Uğur Yüksel’in Elazığ’ın Mansurağa Köyü’nde İslamî geleneklere göre toprağa verilmesini ise Patrik Hazretleri şöyle değerlendirdi: “Katledilen Uğur Yüksel’in seçmiş olduğu inanç dikkate alınsaydı tabii ki iyi olurdu, ancak kendisi zaten vefat etmişti, cenazesinin sahibi de tabii ki ailesiydi, onların arzusuyla İslamî geleneklere göre defnedilmiştir, saygı duymak gerekir” dedi.

Bazı gazetelerdeki “Hristiyan Misyonu” konusundaki tepkileri de aşırı bulan Patrik Hazretleri, şu değerlendirmede bulundu: “Millî Güvenlik Kurulu’na kadar uzanan bu özgüven eksikliğinin nedenini anlamak çok zor. Radyolar ve televizyonlar zaten normal olarak vatandaşlarının çoğunluğu Müslüman olan ülkemizde İslamî tebliğin emrindedir. Hristiyan vatandaşların inancı ise kiliselerde vaaz edilmekte, evlerde yaşanmaktadır. Laik olduğunu söylediğimiz ülkemizde diğer dinler karşısında özgüven eksikliği hissetme yerine, tolerans sahibi olmak gerekir. Müslümanlıktan Hristiyanlığa geçenlerin sayısı ifade edildiği kadar çok değildir, ayrıca bunların büyük bölümü zaten geçmişte Hristiyan üyesi bulunan ailelerdendir” dedi.

YASTAYIZ

YASTAYIZ

Malatya'da Hıristiyan oldukları ve inançlarını yaydıkları için katledilen üç dindaşıma yüce ve tek Tanrı'dan rahmet, sevenlerine de Kutsal Ruh'un tesellisini diliyorum.

'Sen'den olmayanı fiziksel olarak yok etmek bir insanlık ayıbıdır.Ülkemizin geçmişte gösterdiği saygı ve hoşgörü örneklerini karanlıkta bırakan bir saldırıdır bu.Her ne olursa olsun,her kim olursa olsun,her ne şekilde ve her ne amaçla olursa olsun, bir insanın canını bir insan alamaz.

Ülkemizin esenliğini ve barış ortamını bozmak isteyen 'karanlık eller' her daim bizi birbirimize düşürmeye çalışmakta, bu tür katliamlar da bunun meyveleri olmaktadır.
Eğer basında ve siyasi konuşmalarda, Hıristiyanlık,Hıristiyanlar ve Hıristiyan misyonerler böyle acımasızca,iğrenç bir şekilde,hiçbir ahlaki yasaya uymaksızın 'kötü' gösterilirse, bu sonuç beklenmeyen bir sonuç değildir.

Eğer o 19-20 yaşındaki gençler, o kendini vatansever sanan gençler,o kendini dindar sanan gençler, bu haberlerle doldurulmuyor olsaydı,biraz daha anlayış ve abartıdan uzak kalınsaydı bugün bu acı yazıyı yazmak zorunda kalmayabilirdim.

O gencecik,körpecik gençlere biraz da Çanakkale'de şehit olup yatan Hıristiyanlardan bahsedilseydi,Topkapı Sarayı,Ortaköy Camii gibi eserlerde Hıristiyanların izinin olduğu söylenseydi, birazcık Paskalya'da,Yom Kippur'da,Ramazan'da pekişen dostluklar güzel örnekler olarak sürekli halka hatırlatılıp barış ve sevgi ortamı korunmak istenseydi, eminiz,bu cinayet gerçekleşmeyecekti.

Duamız şudur; Her şeye egemen ve kadir,sonsuzluğun hükümdarı yüce Tanrı, herkesin kalbini sevgiyle doldursun,kör gözleri açsın,körelmiş insanları aydınlatsın,umutsuzlara umut versin,sevgiye inananlara inandıklarının doğru olduğunu sürekli hatırlatsın.
Necati Aydın'ın cenaze töreni 21 Nisan 2007 Cumartesi günü saat 15.00'te İzmir Alsancak Anglikan Kilisesinde icra olunacaktır.Uğur Yüksel'in cenaze merasimi ailesinin isteğiyle malesef dün İslami geleneklere göre yapılmıştır.
Sevgi ve duayla,
Site Yöneticisi

Mez.35: 20 Çünkü barış sözünü etmez onlar, Kurnazca düzen kurarlar ülkenin sakin insanlarına.
Yak.3: 18 Barış içinde eken barış yapıcıları doğruluk ürününü biçerler.
Yu.15: 12 Benim buyruğum şudur: Sizi sevdiğim gibi birbirinizi sevin.
Luka 23:34 İsa, 'Baba,onları affet' dedi.'Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.'