YENİÇAĞ GAZETESİNİ, AŞAĞIDAKİ HABERDE, PATRİĞİMİZİ KÜSTAH VE BİR HEDEF OLARAK GÖSTERDİĞİ İÇİN KINIYORUZ!
Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, İstanbul’da ABD Kongresi Türkiye Çalışma Grubu üyelerinden oluşan heyetiyle yaptığı görüşmede küstahça açıklamalarda bulunarak, Türkiye’yi tehdit etti. Patrikhanenin internet sitesinde ziyarete ilişkin yapılan açıklamada, Mesrob II’nin ABD heyetini, patriklik binasının Ruhani Kurul odasında kabul ettiği, görüşmeye ABD’nin İstanbul Başkonsolosu Deborah K. Jones’un da katıldığı ifade edildi.
İnkar edemeyiz
Görüşmede Türkiye Ermenileri cemaatinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak tüm görevlerini yerine getirdiğini savunan Patrik, Türkiye Ermenilerinin ülkelerine bağlı vatandaşlar olduğunu ifade etti. Patrik şunları savundu: “Tarihte vuku bulan acı olayları inkar da edemeyiz. İttihat ve Terakki Partisi’nin sadece devlete silahla saldıran Ermeni gruplarına değil, Türkiye’deki tüm Ermenileri cezalandıran tutumu tarih tarafından hiçbir zaman affedilmeyecektir. Suriye çöllerinde 1,5 milyon Ermeni asıllı vatandaş telef olmuş, bugün ülkemizde sadece 70 bin kadar Ermeni kalmıştır.”
Türkiye ile Ermenistan’ın sınırdaş ülkeler olduğunu söyleyen Mesrob II, “Sınırların değişmesi söz konusu olmayacağına göre, bu iki ülkenin birbirleriyle anlaşmalarının Türkiye Ermenilerini yakından ilgilendirdiğini dile getirdi. Görüşmede ABD Ermenileri tarafından ileri sürülen ’soykırım yasa tasarısı’, Hrant Dink suikastı, Trabzon’daki Rahip Santoro cinayeti, Malatya’daki protestan katliamı, Cumhurbaşkanı Sezer tarafından veto edilen Vakıflar Yasası, Türk-Ermeni ilişkileri, Başbakan Erdoğan tarafından önerilen Türk-Ermeni ortak tarih araştırmaları teşebbüsü” nün de gündeme geldiği belirtildi. Mesrob II’ye görüşleri için teşekkür eden heyet üyelerinin, toplu fotoğraf çekildikten sonra, Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Patriklik Merkez Kilisesi’ne yaptıkları ziyaretin ardından buradan ayrıldıkları belirtildi.
31 Mayıs 2007 Perşembe
30 Mayıs 2007 Çarşamba
Patrik II. Mesrob Hazretleri, 30 Mayıs 2007, Çarşamba, saat 10:00’da, A.B.D. Kongre üyelerinden oluşan bir heyeti, Patriklik binasının Ruhani Kurul odasında kabul etti. Görüşmeye İstanbul’daki A.B.D. Başkonsolosu Deborah K. Jones da katıldı.
Görüşmede, Patrik Hazretleri, dünya tarihinde ilk defa bir Müslüman hükümdar, yani Fatih Sultan Mehmed Han tarafından tesis edilen İstanbul’daki Ermeni Patrikliği’nin dinlerarası diyaloğun meyvesi olduğunu söyledi. Bu Patrikliğin Ermeni Kilisesi’nin Eçmiyadzin, Beyrut ve Kudüs’teki patrikliklerinin yanı sıra Ermeni Kilisesi’nin dört hiyerarşik merkezlerinden biri olduğunu anımsattı. Türkiye Ermenileri cemaatinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak tüm görevlerini yerine getirdiğini söyleyen Patrik Hazretleri, Türkiye Ermenilerinin ülkelerine bağlı vatandaşlar olduğunu ifade etti.
Görüşmede, A.B.D. Ermenileri tarafından ileri sürülen Soykırım Yasa Tasarısı, Hrant Dink suikastı, Trabzon’daki Rahip Santoro cinayeti, Malatya’daki Protestan katliamı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen Vakıflar Yasası, Türk-Ermeni ilişkileri, Başbakan Recep Tayip Erdoğan tarafından önerilen Türk-Ermeni ortak Tarih Araştırmaları teşebbüsü de ayrıca gündeme geldi.
Kongre üyelerinden birinin sorusu üzerine, Patrik Hazretleri, şöyle dedi: “A.B.D. Kongresi’ndeki Soykırım Yasa Tasarısı’nın, gerek Türkiye-Ermenistan ikili ilişkileri açısından, gerekse Türkiye Ermenileriyle genelde Türk halkı arasındaki ilişkiler açısından olumlu yaklaşmıyoruz. Tarihte vuku bulan acı olayları inkar da edemeyiz. İttihat ve Terakki Partisi’nin sadece devlete silahla saldıran Ermeni gruplarına değil, Türkiye’deki tüm Ermenileri cezalandıran tutumu tarih tarafından hiçbir zaman affedilmeyecektir. Suriye çöllerinde birbuçuk milyon Ermeni asıllı vatandaş telef olmuş, bugün ülkemizde sadece 70,000 kadar Ermeni kalmıştır. Bunlara tehcir sırasında sürgüne gönderilmekten kurtulmak adına Müslümanlığa dönen Ermeni asıllı vatandaşlarımızı da unutmamak gerekir. Onlar hala Ermenice konuştukları, Ermeni kültürüyle yaşadıkları için din farkı olsa da bizden sayıyoruz. Diğer yandan, özellikle Diaspora Ermenilerinin devamlı tarihteki olayları konu alan girişimlerini onaylamıyoruz. Bizler, Türkiye’de Türk Müslüman komşularımızla sosyal ve ticarî faaliyetlerde bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Bu tasarılar nedeniyle, Türk Müslüman komşularımızla olan güzel ilişkilerimizin zarar görmesini istemiyoruz. Artık ileriye dönük politikaları geliştirmenin zamanı gelmiştir. Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyetleri bugün sınırdaş ülkelerdir. Bu sınırların değişmesi sözkonusu olmayacağına göre, bu iki ülkenin birbirleriyle anlaşmaları Türkiye Ermenileri yakından ilgilendirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağlarıyla bağlıyız. Ermenistan’la ise kültürel ve dinsel bağlarımız vardır. Türkiye Ermenileri olarak huzurdan başka bir şey istemiyoruz. Diaspora’nın hırçın yaklaşımı ise huzurumuzu bozacak niteliktedir.”
Patrik Hazretlerinin görüşleri için teşekkür eden heyet üyeleri, toplu bir fotograf çekildikten sonra, Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Patriklik Merkez Kilisesi’nin de ziyaret ettikten sonra Kumkapı’dan ayrıldılar.
www.lraper.org
Görüşmede, Patrik Hazretleri, dünya tarihinde ilk defa bir Müslüman hükümdar, yani Fatih Sultan Mehmed Han tarafından tesis edilen İstanbul’daki Ermeni Patrikliği’nin dinlerarası diyaloğun meyvesi olduğunu söyledi. Bu Patrikliğin Ermeni Kilisesi’nin Eçmiyadzin, Beyrut ve Kudüs’teki patrikliklerinin yanı sıra Ermeni Kilisesi’nin dört hiyerarşik merkezlerinden biri olduğunu anımsattı. Türkiye Ermenileri cemaatinin Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak tüm görevlerini yerine getirdiğini söyleyen Patrik Hazretleri, Türkiye Ermenilerinin ülkelerine bağlı vatandaşlar olduğunu ifade etti.
Görüşmede, A.B.D. Ermenileri tarafından ileri sürülen Soykırım Yasa Tasarısı, Hrant Dink suikastı, Trabzon’daki Rahip Santoro cinayeti, Malatya’daki Protestan katliamı, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından veto edilen Vakıflar Yasası, Türk-Ermeni ilişkileri, Başbakan Recep Tayip Erdoğan tarafından önerilen Türk-Ermeni ortak Tarih Araştırmaları teşebbüsü de ayrıca gündeme geldi.
Kongre üyelerinden birinin sorusu üzerine, Patrik Hazretleri, şöyle dedi: “A.B.D. Kongresi’ndeki Soykırım Yasa Tasarısı’nın, gerek Türkiye-Ermenistan ikili ilişkileri açısından, gerekse Türkiye Ermenileriyle genelde Türk halkı arasındaki ilişkiler açısından olumlu yaklaşmıyoruz. Tarihte vuku bulan acı olayları inkar da edemeyiz. İttihat ve Terakki Partisi’nin sadece devlete silahla saldıran Ermeni gruplarına değil, Türkiye’deki tüm Ermenileri cezalandıran tutumu tarih tarafından hiçbir zaman affedilmeyecektir. Suriye çöllerinde birbuçuk milyon Ermeni asıllı vatandaş telef olmuş, bugün ülkemizde sadece 70,000 kadar Ermeni kalmıştır. Bunlara tehcir sırasında sürgüne gönderilmekten kurtulmak adına Müslümanlığa dönen Ermeni asıllı vatandaşlarımızı da unutmamak gerekir. Onlar hala Ermenice konuştukları, Ermeni kültürüyle yaşadıkları için din farkı olsa da bizden sayıyoruz. Diğer yandan, özellikle Diaspora Ermenilerinin devamlı tarihteki olayları konu alan girişimlerini onaylamıyoruz. Bizler, Türkiye’de Türk Müslüman komşularımızla sosyal ve ticarî faaliyetlerde bulunan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Bu tasarılar nedeniyle, Türk Müslüman komşularımızla olan güzel ilişkilerimizin zarar görmesini istemiyoruz. Artık ileriye dönük politikaları geliştirmenin zamanı gelmiştir. Türkiye ile Ermenistan Cumhuriyetleri bugün sınırdaş ülkelerdir. Bu sınırların değişmesi sözkonusu olmayacağına göre, bu iki ülkenin birbirleriyle anlaşmaları Türkiye Ermenileri yakından ilgilendirmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağlarıyla bağlıyız. Ermenistan’la ise kültürel ve dinsel bağlarımız vardır. Türkiye Ermenileri olarak huzurdan başka bir şey istemiyoruz. Diaspora’nın hırçın yaklaşımı ise huzurumuzu bozacak niteliktedir.”
Patrik Hazretlerinin görüşleri için teşekkür eden heyet üyeleri, toplu bir fotograf çekildikten sonra, Surp Asdvadzadzin (Meryem Ana) Patriklik Merkez Kilisesi’nin de ziyaret ettikten sonra Kumkapı’dan ayrıldılar.
www.lraper.org
29 Mayıs 2007 Salı
Agos - 22/4/2007 - Üç kurşundan üç ay sonra - Maral Dink (Hrant Dink'in Yeğeni)
Yıl 2006, aylardan Kasım.
Okuldan eve dönerken yüzün geliyor gözlerimin önüne. Seni çok özlüyorum. Eve varınca telefonu elime alıp arıyorum seni. Nasıl olduğunu soruyorum önce. “İyiyim canım yavrum sen nasılsın?” diyorsun her zamanki içtenliğinle. Söylemeyi başarabileceğimden hala emin değilim o an ama birden dökülüveriyor duygularım dilimden: “Seni çok özledim ve sadece sesini duymak istedim amca.” Şaşırıyorsun. Duygulanıyorsun. Kısa bir sessizlik geliyor ardından. Sarılıyoruz birbirimize o sessizlikte. Vedalaşıyoruz belki bilmeden. Aramızdaki en dolu ve en özel konuşmayı yapıyoruz 5 dakika içerisinde.
O akşam Rakel yengeme bunu anlattığını, ne kadar mutlu olduğunu sonradan öğreniyorum. Telefonu kapatırken huzur doluyor içim. Mutlu bir aileydik o zamanlar. Masallarda rastlanabilecek bir mutluluk bizimkisi. Birbirimize olan sevgimiz ise bize özel. Ondan yok hiç bir yerde.
Telefonu kapadıktan sonra mırıldanıyorum: “Bir de seni çok seviyorum amca.” Duymuyorsun…
Yıl 2007, Ocak 19.
Okuldan erken çıkıp Osmanbey’e geçiyorum. Özlemişim seni gene. “Seni görmeye geldim amca” diyeceğim, sarılacağız birbirimize ve uzun uzun sohbet edeceğiz o gün.
Saat 15.30’da telefonum çalıyor. Eve gitmem gerektiğini söylüyor bir arkadaşım. Kapatıp annemi arıyorum. Annem kendinde değil. Çığlıkları geliyor kulağıma. Ne olduğunu söylemesi için yalvarıyorum. “Hrant amcanı öldürdüler” diye haykırıyor bir ses. Annem değil telefonun diğer ucundaki. Ölen benim amcam değil. Ben de ben değilim o an…
Bilinçsizce koşuyorum sokaklarda bir süre. Kendimi topladıktan sonra eve gidiyorum doğruca. Ev kalabalık. Ben buz gibiyim. Televizyonun olduğu odaya geçiyorum. Sen olduğunu söyledikleri adama bakıyorum amca. Bu bir açık oturum değil. Söyleşi değil. Bizim için olağan hale gelen 301 davalarının konu edildiği bir program da değil. Neden televizyondasın o halde?
“Hrant Dink öldürüldü.” Yerde kan var…
Yüzünü göremiyorum amca… Ellerini görüyorum… Elini tumak istiyorum sadece… Uzun uzun ve sıkıca…
Ve haykırıyorum: “Gitme amca...” Duymuyorsun…
Nare çıkıp geliveriyor bir Cuma. Sen gittiğinde de günlerden Cuma’ydı. Onunla geri döneceğini, “Nora Nare Hoy Nare”yi sensiz söylememize izin vermeyeceğini düşünüyorum. Sesini arıyorum hastane koridorlarında. Belki de en çok o gün hissediyorum yokluğunu. Giderek artan, arttıkça ağırlaşan, ağırlaştıkça içimizi yakan yokluğunu. Bir kez daha eziliyor yüreklerimiz tarifi olmayan bir eksiklikle, sensizlikle.
Şimdi uzun bir güvercin masalımız var Nare’ye anlatacağımız. Bizim gerçekten doğma hikâyemiz yazılırken, birilerinin de gerçekten bozma ‘sözde’ hikâyelerine bir yenisi daha ekleniyor. Şimdi 90 yıl önce hastalıktan ölen birkaç bin Ermeni’den bahsedilirken, bundan 90 yıl sonra ayağı kayıp düşmüş ölmüş Ermeni bir gazeteciden söz edebilir de birileri! (Biz arşivimizi yaptık, ne olur ne olmaz.) Dünyanın gözü önünde olması değiştirmiyor bir şeyi çünkü, yıllar önce de dünya izlemiş ve engelleyememişti yaşananları. Beni heyecanlandıran, cenazendeki o kalabalık oluyor asıl. “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” diyerek seni anladıklarını gösteren yüzbinlerce kişi (gerçi birilerine göre hepimiz pankartız!) bu ülkede hala bir arada yaşayabileceğimize dair umutlarımızı besliyor. Bir zamanlar “Ermeni’yim” demenin korkulduğu, karşıdakinin bunu küfür olarak algıladığı bu ülkede, yüzbinlerce kişi ardından “Ermeni’yim” diye bağırıyor! Ah be amca... Duymuyorsun…
Paramparça zamanlarda görüyorum kendimi artık. Geçmişim, bugünüm, geleceğim iç içe. Seninle dolu günlerim canlanıyor şimdi gözümde. Sonra yavaş yavaş uzaklaşıyor sesler, kayboluyor görüntüler. Ve ben üşüyorum artık her mevsim bu ülkede. En çok da güneşin kendini gösterdiği günlerde. Birilerinin bir yerlerde balık tutuyor olması acıtıyor canımı. Senin büyük bir keyifle tutmadığın balığı da yemek istemiyorum artık.
Seni yaşatmayan bu ülkede, insanların ‘sözde’ öldürüldüğü bu ülkede, ben de ‘sözde’ yaşıyorum bu aralar anlayacağın. Sana elinde haritayla gelenlere asıl zenginliğin bu toprakların üstünde olduğunu hatırlattığın geliyor aklıma. Benim sahip olduğum en değerli hazine artık bu toprakların altında amca. Şimdi yapacak çok işimiz, anlatacak çok şeyimiz var. Yapacağız. Anlatacağız. Yaşayacağız. Ve bundan böyle bizim için yaşamak, öncelikle seni yaşatmak… Aklının, kalbinin ve hayallerinin ışığında koşmak… Başka türlüsü sadece nefes almak…
Kaynak: www.agos.com.tr
Yıl 2006, aylardan Kasım.
Okuldan eve dönerken yüzün geliyor gözlerimin önüne. Seni çok özlüyorum. Eve varınca telefonu elime alıp arıyorum seni. Nasıl olduğunu soruyorum önce. “İyiyim canım yavrum sen nasılsın?” diyorsun her zamanki içtenliğinle. Söylemeyi başarabileceğimden hala emin değilim o an ama birden dökülüveriyor duygularım dilimden: “Seni çok özledim ve sadece sesini duymak istedim amca.” Şaşırıyorsun. Duygulanıyorsun. Kısa bir sessizlik geliyor ardından. Sarılıyoruz birbirimize o sessizlikte. Vedalaşıyoruz belki bilmeden. Aramızdaki en dolu ve en özel konuşmayı yapıyoruz 5 dakika içerisinde.
O akşam Rakel yengeme bunu anlattığını, ne kadar mutlu olduğunu sonradan öğreniyorum. Telefonu kapatırken huzur doluyor içim. Mutlu bir aileydik o zamanlar. Masallarda rastlanabilecek bir mutluluk bizimkisi. Birbirimize olan sevgimiz ise bize özel. Ondan yok hiç bir yerde.
Telefonu kapadıktan sonra mırıldanıyorum: “Bir de seni çok seviyorum amca.” Duymuyorsun…
Yıl 2007, Ocak 19.
Okuldan erken çıkıp Osmanbey’e geçiyorum. Özlemişim seni gene. “Seni görmeye geldim amca” diyeceğim, sarılacağız birbirimize ve uzun uzun sohbet edeceğiz o gün.
Saat 15.30’da telefonum çalıyor. Eve gitmem gerektiğini söylüyor bir arkadaşım. Kapatıp annemi arıyorum. Annem kendinde değil. Çığlıkları geliyor kulağıma. Ne olduğunu söylemesi için yalvarıyorum. “Hrant amcanı öldürdüler” diye haykırıyor bir ses. Annem değil telefonun diğer ucundaki. Ölen benim amcam değil. Ben de ben değilim o an…
Bilinçsizce koşuyorum sokaklarda bir süre. Kendimi topladıktan sonra eve gidiyorum doğruca. Ev kalabalık. Ben buz gibiyim. Televizyonun olduğu odaya geçiyorum. Sen olduğunu söyledikleri adama bakıyorum amca. Bu bir açık oturum değil. Söyleşi değil. Bizim için olağan hale gelen 301 davalarının konu edildiği bir program da değil. Neden televizyondasın o halde?
“Hrant Dink öldürüldü.” Yerde kan var…
Yüzünü göremiyorum amca… Ellerini görüyorum… Elini tumak istiyorum sadece… Uzun uzun ve sıkıca…
Ve haykırıyorum: “Gitme amca...” Duymuyorsun…
Nare çıkıp geliveriyor bir Cuma. Sen gittiğinde de günlerden Cuma’ydı. Onunla geri döneceğini, “Nora Nare Hoy Nare”yi sensiz söylememize izin vermeyeceğini düşünüyorum. Sesini arıyorum hastane koridorlarında. Belki de en çok o gün hissediyorum yokluğunu. Giderek artan, arttıkça ağırlaşan, ağırlaştıkça içimizi yakan yokluğunu. Bir kez daha eziliyor yüreklerimiz tarifi olmayan bir eksiklikle, sensizlikle.
Şimdi uzun bir güvercin masalımız var Nare’ye anlatacağımız. Bizim gerçekten doğma hikâyemiz yazılırken, birilerinin de gerçekten bozma ‘sözde’ hikâyelerine bir yenisi daha ekleniyor. Şimdi 90 yıl önce hastalıktan ölen birkaç bin Ermeni’den bahsedilirken, bundan 90 yıl sonra ayağı kayıp düşmüş ölmüş Ermeni bir gazeteciden söz edebilir de birileri! (Biz arşivimizi yaptık, ne olur ne olmaz.) Dünyanın gözü önünde olması değiştirmiyor bir şeyi çünkü, yıllar önce de dünya izlemiş ve engelleyememişti yaşananları. Beni heyecanlandıran, cenazendeki o kalabalık oluyor asıl. “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” diyerek seni anladıklarını gösteren yüzbinlerce kişi (gerçi birilerine göre hepimiz pankartız!) bu ülkede hala bir arada yaşayabileceğimize dair umutlarımızı besliyor. Bir zamanlar “Ermeni’yim” demenin korkulduğu, karşıdakinin bunu küfür olarak algıladığı bu ülkede, yüzbinlerce kişi ardından “Ermeni’yim” diye bağırıyor! Ah be amca... Duymuyorsun…
Paramparça zamanlarda görüyorum kendimi artık. Geçmişim, bugünüm, geleceğim iç içe. Seninle dolu günlerim canlanıyor şimdi gözümde. Sonra yavaş yavaş uzaklaşıyor sesler, kayboluyor görüntüler. Ve ben üşüyorum artık her mevsim bu ülkede. En çok da güneşin kendini gösterdiği günlerde. Birilerinin bir yerlerde balık tutuyor olması acıtıyor canımı. Senin büyük bir keyifle tutmadığın balığı da yemek istemiyorum artık.
Seni yaşatmayan bu ülkede, insanların ‘sözde’ öldürüldüğü bu ülkede, ben de ‘sözde’ yaşıyorum bu aralar anlayacağın. Sana elinde haritayla gelenlere asıl zenginliğin bu toprakların üstünde olduğunu hatırlattığın geliyor aklıma. Benim sahip olduğum en değerli hazine artık bu toprakların altında amca. Şimdi yapacak çok işimiz, anlatacak çok şeyimiz var. Yapacağız. Anlatacağız. Yaşayacağız. Ve bundan böyle bizim için yaşamak, öncelikle seni yaşatmak… Aklının, kalbinin ve hayallerinin ışığında koşmak… Başka türlüsü sadece nefes almak…
Kaynak: www.agos.com.tr
28 Mayıs 2007 Pazartesi
Kaynak: Yeni Çağ
Yer: Türkiye
Tarih: 28.5.2007
İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan Zülfü Livaneli, ikinci Orhan Pamuk mu oluyor? Livaneli’nin Yahudi gazetesine yaptığı açıklama şöyle:
İşte ingilizce sözleri
Was there or wasn’t there a genocide, in your view? “Yes, there was. But most Turks don’t believe that anything happened. When the Turkish Republic came into being, there was a desire to silence and to erase. Including the traumas that the Turks experienced in World War I. You know, five million Turks were killed in that war. People imposed silence on themselves and imagined that thus they could start a new page. For example, for many years, no one told me that in World War I, Russian soldiers killed my relatives who had remained in eastern Turkey. The debate about the Armenian tragedy is part of a more general discussion that Turks need to have in order to face reality with eyes open. And the discussion about this is a lot more important than the external pressure exerted on Turkey to accept its responsibility for the Armenian tragedy.”
İşte Türkçe çevirisi
Sizce soykırım yapıldı mı, yapılmadı mı? “Evet, yapıldı. Ama birçok Türk böyle bir şey olduğuna inanmadı. Türkiye Cumhuriyeti kurulma aşamasında iken susmak ve her şeyi silme isteği vardı. Buna Türklerin 1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı travmalar da dahil. Biliyorsunuz, 5 milyon Türk o savaşta öldü. İnsanlar sessiz kalmayı kendilerine kabul ettirdiler ve yeni bir sayfa açmayı hayal ettiler. Örneğin, yıllarca kimse bana Doğu Anadolu’da kalan akrabalarımın Rus askerler tarafından öldürüldüğünü anlatmadı. Ermeni trajedisiyle ilgili bu olay Türklerin gerçeği açık gözlerle görebilmeleri için yapmaları gereken daha genel bir tartışmanın parçasıdır. Bunun üzerine yapılacak bir tartışma Türkiye’nin Ermeni trajedisindeki sorumluluğunu kabul etmesi için kendisine dışarıdan uygulanan baskılardan daha önemlidir.”
Yer: Türkiye
Tarih: 28.5.2007
İsrail’in Haaretz gazetesine konuşan Zülfü Livaneli, ikinci Orhan Pamuk mu oluyor? Livaneli’nin Yahudi gazetesine yaptığı açıklama şöyle:
İşte ingilizce sözleri
Was there or wasn’t there a genocide, in your view? “Yes, there was. But most Turks don’t believe that anything happened. When the Turkish Republic came into being, there was a desire to silence and to erase. Including the traumas that the Turks experienced in World War I. You know, five million Turks were killed in that war. People imposed silence on themselves and imagined that thus they could start a new page. For example, for many years, no one told me that in World War I, Russian soldiers killed my relatives who had remained in eastern Turkey. The debate about the Armenian tragedy is part of a more general discussion that Turks need to have in order to face reality with eyes open. And the discussion about this is a lot more important than the external pressure exerted on Turkey to accept its responsibility for the Armenian tragedy.”
İşte Türkçe çevirisi
Sizce soykırım yapıldı mı, yapılmadı mı? “Evet, yapıldı. Ama birçok Türk böyle bir şey olduğuna inanmadı. Türkiye Cumhuriyeti kurulma aşamasında iken susmak ve her şeyi silme isteği vardı. Buna Türklerin 1. Dünya Savaşı’nda yaşadığı travmalar da dahil. Biliyorsunuz, 5 milyon Türk o savaşta öldü. İnsanlar sessiz kalmayı kendilerine kabul ettirdiler ve yeni bir sayfa açmayı hayal ettiler. Örneğin, yıllarca kimse bana Doğu Anadolu’da kalan akrabalarımın Rus askerler tarafından öldürüldüğünü anlatmadı. Ermeni trajedisiyle ilgili bu olay Türklerin gerçeği açık gözlerle görebilmeleri için yapmaları gereken daha genel bir tartışmanın parçasıdır. Bunun üzerine yapılacak bir tartışma Türkiye’nin Ermeni trajedisindeki sorumluluğunu kabul etmesi için kendisine dışarıdan uygulanan baskılardan daha önemlidir.”
25 Mayıs 2007 Cuma
Hye-Tert sitesinden alınmıştır.
Değerli Okuyucular,
20 Mayıs günü yapılan Cemaat Vakıfları seçimlerinin sonuçlarını yayimliyoruz. İstanbul Anadolu yakası Surp Garebet, Kuzguncuk Surp Krikor Lusavoriç ve Üsküdar Surp Haç vakiflarinın yeni yönetim kurulu üyeleri. Seçilen üyelere başarılar diliyoruz. Diğer vakiflardan da bilgi geldikçe yayimlayacağız.
ASİL ÜYELER
1- Nurhan ENGİN
2- Ohannes Onnik HAÇADURYAN
3- Oşin Harutyun MUMCUYAN
4- Ayda KURUÇ
5- Kirkor MEŞALECİOĞLU
6- Jirayr DEVLET
7- Toros ABANALIYAN
YEDEK ÜYELER
1- Hırant GÖNENLİ
2- Adis TEMİR
3- Lerna AKYÜZ
KUZGUNCUK SURP KİRKOR LUSAVORİÇ
1- Haçadur Edvart AYVAZYAN
2- Nurhan Agop PİRİNÇCİYAN
3- Keğam APAR
4- Herman KARADERE
5- Selin AYVAZYAN
6- Lerna KARADERE
7- Istepan BENLİ
ÜSKÜDAR SURP HAÇ
ASİL ÜYELER
1- Ohannes K.GOBOYAN
2- Anjel KENDİR
3- Sebuh AVRUZ
4- Ohannes GÜL
5- Dikran KAZANCIYAN
6- Avedis EVHAN
7- Garo ERKAN
YEDEK ÜYELER
1-Artin HASHASYAN
2-Sahak NERGİS
3-Berc ÖZKAYA
Değerli Okuyucular,
20 Mayıs günü yapılan Cemaat Vakıfları seçimlerinin sonuçlarını yayimliyoruz. İstanbul Anadolu yakası Surp Garebet, Kuzguncuk Surp Krikor Lusavoriç ve Üsküdar Surp Haç vakiflarinın yeni yönetim kurulu üyeleri. Seçilen üyelere başarılar diliyoruz. Diğer vakiflardan da bilgi geldikçe yayimlayacağız.
ASİL ÜYELER
1- Nurhan ENGİN
2- Ohannes Onnik HAÇADURYAN
3- Oşin Harutyun MUMCUYAN
4- Ayda KURUÇ
5- Kirkor MEŞALECİOĞLU
6- Jirayr DEVLET
7- Toros ABANALIYAN
YEDEK ÜYELER
1- Hırant GÖNENLİ
2- Adis TEMİR
3- Lerna AKYÜZ
KUZGUNCUK SURP KİRKOR LUSAVORİÇ
1- Haçadur Edvart AYVAZYAN
2- Nurhan Agop PİRİNÇCİYAN
3- Keğam APAR
4- Herman KARADERE
5- Selin AYVAZYAN
6- Lerna KARADERE
7- Istepan BENLİ
ÜSKÜDAR SURP HAÇ
ASİL ÜYELER
1- Ohannes K.GOBOYAN
2- Anjel KENDİR
3- Sebuh AVRUZ
4- Ohannes GÜL
5- Dikran KAZANCIYAN
6- Avedis EVHAN
7- Garo ERKAN
YEDEK ÜYELER
1-Artin HASHASYAN
2-Sahak NERGİS
3-Berc ÖZKAYA
23 Mayıs 2007 Çarşamba
Bulgaristan’dan ders almak
Kaynak:
Hürriyet
Yer: Türkiye
Tarih: 23.5.2007
TODOR Jivkov’un, Bulgaristan Türklerine karşı giriştiği ve toplama kamplarıyla başlayan taciz, sindirme, kimliklerini yok etme politikasının üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti. 20 yıl önce de Balkanlar, son yüzyılın en büyük "zorunlu göç" dalgasına tanık oldu. Yurtlarından koparılan on binlerce Bulgaristan Türkü, sadece yatak yorganlarıyla Türkiye’ye göç ettiler. Aradan 20 yıl geçti ve önceki gün yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Bulgaristan Türkleri tarafından kurulan Hak ve Özgürlükler Partisi, 18 sandalyenin 5’ini kazandı. Bulgaristan, bugün Avrupa Birliği üyesi demokratik bir ülke! 20 yıl önce insanlık tarihinin en utanç dolu sayfalarının yazıldığı ülke, bugün geleceğine güvenle bakıyor. Demokrasinin, ülkesindeki azınlıklara kötü gözle bakmamasının ve o insanlarla barışmasının ödülünü alıyor. Ülkemizdeki azınlıklara karşı korku dolu komplo teorileri üretenlerin Bulgaristan örneğinden almaları gereken önemli dersler var.
Kaynak:
Hürriyet
Yer: Türkiye
Tarih: 23.5.2007
TODOR Jivkov’un, Bulgaristan Türklerine karşı giriştiği ve toplama kamplarıyla başlayan taciz, sindirme, kimliklerini yok etme politikasının üzerinden 20 yıldan fazla zaman geçti. 20 yıl önce de Balkanlar, son yüzyılın en büyük "zorunlu göç" dalgasına tanık oldu. Yurtlarından koparılan on binlerce Bulgaristan Türkü, sadece yatak yorganlarıyla Türkiye’ye göç ettiler. Aradan 20 yıl geçti ve önceki gün yapılan Avrupa Parlamentosu seçimlerinde Bulgaristan Türkleri tarafından kurulan Hak ve Özgürlükler Partisi, 18 sandalyenin 5’ini kazandı. Bulgaristan, bugün Avrupa Birliği üyesi demokratik bir ülke! 20 yıl önce insanlık tarihinin en utanç dolu sayfalarının yazıldığı ülke, bugün geleceğine güvenle bakıyor. Demokrasinin, ülkesindeki azınlıklara kötü gözle bakmamasının ve o insanlarla barışmasının ödülünü alıyor. Ülkemizdeki azınlıklara karşı korku dolu komplo teorileri üretenlerin Bulgaristan örneğinden almaları gereken önemli dersler var.
22 Mayıs 2007 Salı
Kaynak: Zaman
Yer: Türkiye
Tarih: 21.5.2007
Şişli'deki Surp Vartanez Ermeni Kilisesi'nde yapılan Pazar ayini sırasında görevlilerin şüphelenerek ihbar ettiği 2 kişi, polis tarafından gözaltına alındı.
Üzerlerinden diş çekimi sırasında kullanılan penseler çıktığı belirtilen B.C. ve S.A. isimli şahısların 6 ay önce aynı kilisenin fotoğraflarını çekerken yakalandıkları ve savcılık tarafından serbest bırakıldıkları öğrenildi.
Edinilen bilgiye göre, Şişli Feriköy'deki Surp Vartanants Kilisesi'nde Pazar ayini sırasında görevliler, kilise bahçesinde çevreyi gözlediği öne sürülen iki kişiden şüphelenerek durumu polise bildirdi. Kiliseye gelen polis ekipleri, B.C. ve S.A.'yı gözaltına aldı. Zanlıların üzerinde yapılan aramalarda diş çekiminde kullanılan malzemeler çıktı. Kilise görevlileri tarafından da teşhis edilen 25 yaşlarındaki 2 zanlının 6 ay önce aynı kilisenin bahçesinde fotoğraf çekerken gözaltına alındıkları ve daha önce başka bir suça karışmadıkları gerekçesiyle savcılık tarafından serbest bırakıldıkları belirlendi.
Olayın ardından kilise çevresindeki güvenlik önlemleri arttırılırken, polis olayla ilgili çok yönlü soruşturma başlattı.
Yer: Türkiye
Tarih: 21.5.2007
Şişli'deki Surp Vartanez Ermeni Kilisesi'nde yapılan Pazar ayini sırasında görevlilerin şüphelenerek ihbar ettiği 2 kişi, polis tarafından gözaltına alındı.
Üzerlerinden diş çekimi sırasında kullanılan penseler çıktığı belirtilen B.C. ve S.A. isimli şahısların 6 ay önce aynı kilisenin fotoğraflarını çekerken yakalandıkları ve savcılık tarafından serbest bırakıldıkları öğrenildi.
Edinilen bilgiye göre, Şişli Feriköy'deki Surp Vartanants Kilisesi'nde Pazar ayini sırasında görevliler, kilise bahçesinde çevreyi gözlediği öne sürülen iki kişiden şüphelenerek durumu polise bildirdi. Kiliseye gelen polis ekipleri, B.C. ve S.A.'yı gözaltına aldı. Zanlıların üzerinde yapılan aramalarda diş çekiminde kullanılan malzemeler çıktı. Kilise görevlileri tarafından da teşhis edilen 25 yaşlarındaki 2 zanlının 6 ay önce aynı kilisenin bahçesinde fotoğraf çekerken gözaltına alındıkları ve daha önce başka bir suça karışmadıkları gerekçesiyle savcılık tarafından serbest bırakıldıkları belirlendi.
Olayın ardından kilise çevresindeki güvenlik önlemleri arttırılırken, polis olayla ilgili çok yönlü soruşturma başlattı.
21 Mayıs 2007 Pazartesi
11 yıl önce ansızın kaybettiğimiz, cemaatimizin sevilen ve sayılan isimlerinden rahmetli Onno Tunç (Doğumu,Ohannes Tunçboyacıyan) için hazırlanan özel albüm piyasaya çıktı.Albüme en büyük desteği sanat yönetmenliğiyle Sezen Aksu verirken, Şebnem Ferah'tan Nükhet Duru'ya,Ceza'dan Emre Altuğ'a kadar birçok şarkıcı Onno için buluştu.Albüme Hay (Ermeni) cemaatinden Hayko Cepkin de Aylin Aslım'la söylediği şarkıyla destek verdi.
Biz de bu vesileyle Rab'de uyuyan abimiz,canımız Onno'yu anıyoruz.Hakkında çıkan tüm olumsuz haberlere üzüldüğünü biliyoruz.Yıpratmak isteyenlere her zaman karşı duracağımıza söz veriyoruz.Asdvadz hokin lusavore.
Albümdeki şarkılar şöyle:
1. Dokun Bana Ajda Pekkan
2. Yalnızca Sitem Hüsnü Şenlendirici
3. Bir Çocuk Sevdim Aylin Aslım featuring Hayko Cepkin
4. Şinanay Ceza
5. Haydi Gel Benimle Ol Emre Altuğ
6. Sultan Süleyman Levent Yüksel featuring Murat Uncuoğlu
7. 1945 Mor Ve Ötesi
8. Beni Unutma Nilüfer
9. Seninle Nükhet Duru
10. Sen Ağlama Sertab Erener featuring Tuluğ Tırpan
11. Böyle de Yaşanır Ayrılıklar Sezen Aksu
12. Ünzile Şebnem Ferah
13. Hep Bana Zerrin Özer
14. Tutsak Sezen Aksu & Nilüfer
Biz de bu vesileyle Rab'de uyuyan abimiz,canımız Onno'yu anıyoruz.Hakkında çıkan tüm olumsuz haberlere üzüldüğünü biliyoruz.Yıpratmak isteyenlere her zaman karşı duracağımıza söz veriyoruz.Asdvadz hokin lusavore.
Albümdeki şarkılar şöyle:
1. Dokun Bana Ajda Pekkan
2. Yalnızca Sitem Hüsnü Şenlendirici
3. Bir Çocuk Sevdim Aylin Aslım featuring Hayko Cepkin
4. Şinanay Ceza
5. Haydi Gel Benimle Ol Emre Altuğ
6. Sultan Süleyman Levent Yüksel featuring Murat Uncuoğlu
7. 1945 Mor Ve Ötesi
8. Beni Unutma Nilüfer
9. Seninle Nükhet Duru
10. Sen Ağlama Sertab Erener featuring Tuluğ Tırpan
11. Böyle de Yaşanır Ayrılıklar Sezen Aksu
12. Ünzile Şebnem Ferah
13. Hep Bana Zerrin Özer
14. Tutsak Sezen Aksu & Nilüfer
19 Mayıs 2007 Cumartesi
19 MAYIS KUTLU OLSUN
Patrik II. Mesrob Hazretleri, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının kutlandığı 19 Mayıs, Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlayarak, bu bayramın Atatürk tarafından gençliğe armağan edilmesinin büyük anlam ifade ettiğini söyledi. Millî Mücadele’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olarak addedilebilecek 19 Mayıs 1919 tarihi, yabancılar tarafından ülkemize yakıştırılan uğursuz “hasta adam” lakabının da silkelenerek, tarihin derinliklerine gömüleceği gündü.
Patrik Hazretleri, Taksim Esayan İlöğretim Okulu'nda ilkokul öğrencisiyken, her yıl Taksim Meydanı'ndaki yürüyüşlerde, 19 Mayıs Bayramı'nda uzun boylu olduğu için okulun bayraktarlık görevinin kendisine verildiğini ve bu görevi büyük bir onurla yerine getirdiğini bir kez daha andı
Gerçekten de, 19 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır.Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır: Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.
Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği ve “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan 19 Mayıs tarihinin önemini anlayabilmek için Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İstanbul-Samsun yolculuğunu hatırlamak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki en önemli olaylardan biri Atatürk’ün Samsun’a ayak basışıdır. Ülkemiz Birinci Dünya Savaşı sonrasında kötüleşen koşullar içinde kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı ve Samsun’a ayak basarak “Kurtuluş” yolunu açtı. Dolayısıyla Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler.
Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması dikkatleri bu bölgeye çekti. Tuğçenin ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak için Anadolu’ya geçmek istiyordu. Bu onun için bulunmaz fırsattı.
Mustafa Kemal Paşa beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski ancak gayet iyi çalışan bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır, üstelik geminin kaptanı İsmail Kaptan Karadeniz'i avucunun içi gibi bilmekteydi.18 Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı.Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.Bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etti.
Lraper
Patrik II. Mesrob Hazretleri, Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının kutlandığı 19 Mayıs, Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’nı kutlayarak, bu bayramın Atatürk tarafından gençliğe armağan edilmesinin büyük anlam ifade ettiğini söyledi. Millî Mücadele’nin ve Kurtuluş Savaşı’nın başlangıcı olarak addedilebilecek 19 Mayıs 1919 tarihi, yabancılar tarafından ülkemize yakıştırılan uğursuz “hasta adam” lakabının da silkelenerek, tarihin derinliklerine gömüleceği gündü.
Patrik Hazretleri, Taksim Esayan İlöğretim Okulu'nda ilkokul öğrencisiyken, her yıl Taksim Meydanı'ndaki yürüyüşlerde, 19 Mayıs Bayramı'nda uzun boylu olduğu için okulun bayraktarlık görevinin kendisine verildiğini ve bu görevi büyük bir onurla yerine getirdiğini bir kez daha andı
Gerçekten de, 19 Mayıs 1919 tarihi, Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki dönüm noktalarından biridir. Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a ayak bastığı tarih olan 19 Mayıs aynı zamanda “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanmaktadır.Atatürk gençlerden sık sık bahsederken, yaş sınırı dışında fikri olarak gençliği yani, fikirde yeniliği ifade etmiştir. O’nun şu sözü çok anlamlıdır: Genç fikirli demek, doğruyu gören ve anlayan gerçek fikirli demektir.
Atatürk’ün gençliğe armağan ettiği ve “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutlanan 19 Mayıs tarihinin önemini anlayabilmek için Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 tarihleri arasında gerçekleştirdiği İstanbul-Samsun yolculuğunu hatırlamak gerekir.
Türkiye Cumhuriyeti’nin tarihindeki en önemli olaylardan biri Atatürk’ün Samsun’a ayak basışıdır. Ülkemiz Birinci Dünya Savaşı sonrasında kötüleşen koşullar içinde kurtuluş çareleri ararken büyük bir lider Mustafa Kemal Atatürk ortaya çıktı ve Samsun’a ayak basarak “Kurtuluş” yolunu açtı. Dolayısıyla Atatürk’ün 16-19 Mayıs 1919 İstanbul’dan başlayan yolculuğu bir kurtuluş dönemini simgeler.
Samsun işgal kuvvetleri için önemli noktalardan biriydi. Stratejik bakımdan büyük öneme sahipti ve Karadeniz’den Orta Anadolu’ya açılan en rahat ve güvenilir bir kapıydı. İngilizler 9 Mart 1919 tarihinde Samsun’a askerî birlik çıkarmışlardı. Buna tepki olarak Türk Makinalı Tüfek birliğinden Hamdi adındaki bir teğmenin askerlerini alarak dağa çıkması dikkatleri bu bölgeye çekti. Tuğçenin ve İngiliz Yüksek Komiserliği’nin de Türk halkının silâhlandığı konusundaki şikayetleri üzerine bu bölgeye güvenilir bir kumandanın olağanüstü yetkilerle gönderilmesine karar verildi. Bu kumandan Mustafa Kemal Atatürk’tü ve Atatürk uzun zamandan beri ülkenin içinde bulunduğu bu umutsuz duruma üzülüyor ve birşeyler yapmak için Anadolu’ya geçmek istiyordu. Bu onun için bulunmaz fırsattı.
Mustafa Kemal Paşa beraberindeki kişilerle beraber 16 Mayıs 1919 Cuma günü öğleden sonra “Bandırma” adındaki eski ancak gayet iyi çalışan bir vapurla Galata rıhtımından ayrılır, üstelik geminin kaptanı İsmail Kaptan Karadeniz'i avucunun içi gibi bilmekteydi.18 Mayıs 1919 Pazartesi günü beklenen yolculuğun sonuna gelinir.
Mustafa Kemal Paşa, İstanbul’dan başlayan ve Samsun’da sona eren yolculuk esnasında görevli bir askerdi ve giyimi de buna uygundu ancak Samsun’a ayak bastığı günden birkaç gün sonra asker değil, sivil olarak hareket edecekti.
Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun’a çıkışında gördüğü manzara pek parlak değildi. Şehirde İngiliz işgal kuvvetleri vardı.Halk kendisini koruyamayacak durumdaydı. Atatürk bugün müze haline getirilen Hıntıka Palas’ta kaldıkları süre içinde hep bu sorunları düşündü, yolculukta geçirdiği uykusuz geceler sona ermemişti; şimdi de burada uykusuz geceler başlıyordu. Ama, O’nda ve O’nun gibi düşünenlerde bu azim oldukça hiçbir engel aşılmaz değildi.Bu yolculuk Türk Milleti için bir dönüm noktası oldu ve kurtuluşun başlangıcıydı. Millî Mücadele’yi başlatmak üzere Samsun’da Anadolu topraklarına bastığı 19 Mayıs 1919 tarihinin önemi nedeniyle de 19 Mayıs’ı Türk gençliğine armağan etti.
Lraper
17 Mayıs 2007 Perşembe
Suikasta kurban giden Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink’in ardından yaptığı veda konuşmasıyla milyonları duygulandıran eşi Rakel Dink, 18 Nisan 2007’de Başbakan Tayyip Erdoğan’a bir mektup yazarak "adaletin yavaş ve güya ilerlemesinden" duyduğu rahatsızlığı dile getirdi.
İşte Rakel Dink'in Başbakan'a yazdığı mektup
Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN,Eşim Hrant Dink’i katledilmesinin üzerinden üç ay geçmesine rağmen adaletin böylesine yavaş ve uyutmaya çalışırcasına, güya ilerlemekte görünmesi hayret verici. Cinayetten hemen sonra özellikle sizin gösterdiğiniz ilgi ve insani alakadan ve verdiğiniz demeçlerdeki kararlılıktan sonra bir an sandık ki bu devletin gidişatı değişti, devlet artık adaleti yerine oturtmaya kararlı... Öyle ya temel taşlardan biridir adalet. Adalet mülkün temeliyse, her yönüyle işlemeli; fark gözetmeden, insan ayırt etmeden...
Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hala hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı’nın 9 Nisan’da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çekmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayınlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti; böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor? Ben ve çocuklarım bilmek istiyoruz.
Bunları, soruşturmanın derinliğine göre biz de, Türkiye de görecektir. Bundan önceki üstü örtülmüş cinayetlere benzemesin ki Türkiye’ye biraz umut besleyebilelim. Son üç ayda yaşananlara bakıldığında sadece Emniyet Müdürlüğü’nün değil, aynı zamanda Jandarma’nın, MİT’in ve bir siyasi partiyle ona bağlı gençlik örgütünün de soruşturmaya dahil edilmesi gerekir. Bunun için daha yetkili bir organ olan Başbakanlığınıza bağlı Teftiş Kurulu’nu görevlendirmenizi beklemekteyiz.
1. Eşim son iki yazısında neden ve kimler tarafından hedef seçildiğini anlatmıştı. Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında iki kişi tarafından “uyarıldığını, tehdit edildiğini” yazmıştı. Bu yıpratıcı süreci eşimle birlikte ailece yaşadık. “Uyaran” kişilerin MİT mensubu oldukları (veya birinin MİT, birinin Emniyet) basında ve bize gelen bilgilerde var. Bu “uyarı”nın 19 Ocak 2007 günü “uyaran” kişilerin söylediği biçimde gerçekleşmiş olmasına rağmen, bu kişiler hakkında herhangi bir soruşturma açılmamıştır. Vali yardımcısı ve bu kişilerden şikayetçiyim.
2. Azmettiricilerden Erhan Tuncel’in polisten maaş alan bir yardımcı istihbarat elemanı olduğu, ayrıca MİT ve jandarmayla da bu tür bir ilişkisinin olduğu iddiaları ortaya çıktı. Devlete çalışan bir kişinin aynı zamanda cinayet planları yapması, ve bu planlardan devletin kurumlarının haberdar olması ama buna rağmen devletin hiçbir şey yapmaması sizce normal midir? Bu kişiyi jandarma, MİT ve emniyetten kimlerin eğittiğinin, kimlere bağlı olarak çalıştığının, eşimin öldürülmesini planlamak için kimlerden görev aldığının araştırılmasını ve bu kişilerin soruşturulmasını talep ediyorum.
3. BBP ve Alperen Ocakları’nın olaya karışan hemen hemen herkesle bir ilişkisinin olması size de tuhaf gelmiyor mu? Bu ilişkilerin soruşturularak sorumluların cezalandırılmasını talep ediyorum.
4. İstanbul’daki soruşturmadan anlaşıldığı kadarıyla Erhan Tuncel’in cinayet planının ayrıntılarıyla ilgili verdiği bilgilerin ve cinayeti işleyenlerin telefonlarının dinlenme kayıtlarının Ankara’nın bilgisi dahilinde olmasına rağmen, cinayeti önlemek ve eşimi korumak için Ankara’da da İstanbul ve Trabzon’da olduğu gibi hiçbir önlem alınmamış. Bu nedenle de Ankara’da da bir soruşturma açılmasını ve Ankara’daki sorumluların bulunmasını talep ediyorum.
Sonuç olarak, yapılan soruşturmaların yetersiz kaldığını gördüğümüzden, yukarıdaki bilgilerle talebimi yineleyerek; eşimin cinayeti, öncesi, planlanması ve sonrasını kapsamlı ve etkili bir şekilde soruşturması amacıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirmenizi rica ediyorum.
Sayın Başbakanım, sevgili eşimin öldürülmesinin bıraktığı derin acı sözle anlatılamaz ki anlatayım. Ancak Baba Allah’tan dileğim o ki, siz ve arkadaşlarınız o anlayışa erişesiniz. Kutsal Ruh gece gündüz sizlere konuşsun ve yapmanız gerekenlerde, almanız gereken kararlarda size doğru yolu göstersin ve cesaretle doldursun ta ki gösterdiği çizgide kararlılık gösterebilesiniz.
Sayın Başbakanım, Hikmetli Süleyman’ın sözlerinden nerede diye sizin şahsınızda Türkiye’nin yöneticilerine ve yönetmeye hevesli olanlara sesleniyorum. “Nerede genç aslanlar gibi yürekli kişiler? Nerede düzeni sağlayacak akıllı ve bilgili kişiler? Nerede kötüye karşı çıkan, adaletten anlayan kişiler? Nerede iyiliği miras alacak özü sözü bir olanlar? Nerede alnı ak yaşayanlar, güvenilir kişiler? Hatır gözetmeyenler nerede? Nerede adaleti sağlayacak kişiler?” Hani nerede üstün olmak isteyenler, yaptıkları ve yapacakları ile ispatlasınlar üstünlüklerini.
Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’nin geleceği olan çocuklarımıza Süleyman’ın özdeyişlerinden hangi üstünlüğü miras bırakacaklar? Soruyorum hangi üstünlüğü?
Tanrı’nın sözü İsa, der ki; “Ne mutlu barışı sağlayanlara, çünkü onlara Allah’ın oğulları denecek. Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.” (Matta 5)
Sayın Başbakanım işe yarayan ve yaramayan, gösterdiğiniz bütün ilgi ve emekler için şimdiden teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Rakel Dink
İşte Rakel Dink'in Başbakan'a yazdığı mektup
Sayın Başbakan Recep Tayyip ERDOĞAN,Eşim Hrant Dink’i katledilmesinin üzerinden üç ay geçmesine rağmen adaletin böylesine yavaş ve uyutmaya çalışırcasına, güya ilerlemekte görünmesi hayret verici. Cinayetten hemen sonra özellikle sizin gösterdiğiniz ilgi ve insani alakadan ve verdiğiniz demeçlerdeki kararlılıktan sonra bir an sandık ki bu devletin gidişatı değişti, devlet artık adaleti yerine oturtmaya kararlı... Öyle ya temel taşlardan biridir adalet. Adalet mülkün temeliyse, her yönüyle işlemeli; fark gözetmeden, insan ayırt etmeden...
Ayrıca sevgili eşim ne savaşta öldü ne çatışmada ne de çekişmede. Onu seçerek, bilerek, kasten ve arkadan vurarak öldürdüler. Devletin bakanı onu sağken hain ilan etmişti, öldürüldükten sonra da devletin askeri ve komutanı ona hala hain diyebiliyorlar (Giresun Jandarma Bölge Komutanı’nın 9 Nisan’da şehit cenazesinde yaptığı konuşma) ve katili yakalamakla görevli devletin polis ve jandarması cinayetin tetikçisiyle poster havasında hatıra fotoğrafı çekmek için birbiriyle yarışıyor, Türkiye bayrağı önünde poz veriyorlar. Bunun gibi söylemleri, davranışları engelleyebilecek cesaretiniz var mı? Bu söylemler değişmedikçe bebekleri katil olmaktan kurtaramayız. Bunlar şerefli ve onurlu bir devlete yakışmadığı gibi, o devletin başbakanı olarak devletin şerefini ve onurunu yükseltmek size ve arkadaşlarınıza düşmektedir. Bize vatandaşlar olarak hangi kapıyı çalmamızı önerirseniz lütfen bildirin. Kınama yayınlayan devletlere de hain diyorlar, yoksa Türkiye devleti; böylesi bir cinayeti kınamıyor da tasvip mi ediyor? Ben ve çocuklarım bilmek istiyoruz.
Bunları, soruşturmanın derinliğine göre biz de, Türkiye de görecektir. Bundan önceki üstü örtülmüş cinayetlere benzemesin ki Türkiye’ye biraz umut besleyebilelim. Son üç ayda yaşananlara bakıldığında sadece Emniyet Müdürlüğü’nün değil, aynı zamanda Jandarma’nın, MİT’in ve bir siyasi partiyle ona bağlı gençlik örgütünün de soruşturmaya dahil edilmesi gerekir. Bunun için daha yetkili bir organ olan Başbakanlığınıza bağlı Teftiş Kurulu’nu görevlendirmenizi beklemekteyiz.
1. Eşim son iki yazısında neden ve kimler tarafından hedef seçildiğini anlatmıştı. Vali Yardımcısı Ergun Güngör’ün odasında iki kişi tarafından “uyarıldığını, tehdit edildiğini” yazmıştı. Bu yıpratıcı süreci eşimle birlikte ailece yaşadık. “Uyaran” kişilerin MİT mensubu oldukları (veya birinin MİT, birinin Emniyet) basında ve bize gelen bilgilerde var. Bu “uyarı”nın 19 Ocak 2007 günü “uyaran” kişilerin söylediği biçimde gerçekleşmiş olmasına rağmen, bu kişiler hakkında herhangi bir soruşturma açılmamıştır. Vali yardımcısı ve bu kişilerden şikayetçiyim.
2. Azmettiricilerden Erhan Tuncel’in polisten maaş alan bir yardımcı istihbarat elemanı olduğu, ayrıca MİT ve jandarmayla da bu tür bir ilişkisinin olduğu iddiaları ortaya çıktı. Devlete çalışan bir kişinin aynı zamanda cinayet planları yapması, ve bu planlardan devletin kurumlarının haberdar olması ama buna rağmen devletin hiçbir şey yapmaması sizce normal midir? Bu kişiyi jandarma, MİT ve emniyetten kimlerin eğittiğinin, kimlere bağlı olarak çalıştığının, eşimin öldürülmesini planlamak için kimlerden görev aldığının araştırılmasını ve bu kişilerin soruşturulmasını talep ediyorum.
3. BBP ve Alperen Ocakları’nın olaya karışan hemen hemen herkesle bir ilişkisinin olması size de tuhaf gelmiyor mu? Bu ilişkilerin soruşturularak sorumluların cezalandırılmasını talep ediyorum.
4. İstanbul’daki soruşturmadan anlaşıldığı kadarıyla Erhan Tuncel’in cinayet planının ayrıntılarıyla ilgili verdiği bilgilerin ve cinayeti işleyenlerin telefonlarının dinlenme kayıtlarının Ankara’nın bilgisi dahilinde olmasına rağmen, cinayeti önlemek ve eşimi korumak için Ankara’da da İstanbul ve Trabzon’da olduğu gibi hiçbir önlem alınmamış. Bu nedenle de Ankara’da da bir soruşturma açılmasını ve Ankara’daki sorumluların bulunmasını talep ediyorum.
Sonuç olarak, yapılan soruşturmaların yetersiz kaldığını gördüğümüzden, yukarıdaki bilgilerle talebimi yineleyerek; eşimin cinayeti, öncesi, planlanması ve sonrasını kapsamlı ve etkili bir şekilde soruşturması amacıyla Başbakanlık Teftiş Kurulu’nu görevlendirmenizi rica ediyorum.
Sayın Başbakanım, sevgili eşimin öldürülmesinin bıraktığı derin acı sözle anlatılamaz ki anlatayım. Ancak Baba Allah’tan dileğim o ki, siz ve arkadaşlarınız o anlayışa erişesiniz. Kutsal Ruh gece gündüz sizlere konuşsun ve yapmanız gerekenlerde, almanız gereken kararlarda size doğru yolu göstersin ve cesaretle doldursun ta ki gösterdiği çizgide kararlılık gösterebilesiniz.
Sayın Başbakanım, Hikmetli Süleyman’ın sözlerinden nerede diye sizin şahsınızda Türkiye’nin yöneticilerine ve yönetmeye hevesli olanlara sesleniyorum. “Nerede genç aslanlar gibi yürekli kişiler? Nerede düzeni sağlayacak akıllı ve bilgili kişiler? Nerede kötüye karşı çıkan, adaletten anlayan kişiler? Nerede iyiliği miras alacak özü sözü bir olanlar? Nerede alnı ak yaşayanlar, güvenilir kişiler? Hatır gözetmeyenler nerede? Nerede adaleti sağlayacak kişiler?” Hani nerede üstün olmak isteyenler, yaptıkları ve yapacakları ile ispatlasınlar üstünlüklerini.
Türkiye’yi yönetenler, Türkiye’nin geleceği olan çocuklarımıza Süleyman’ın özdeyişlerinden hangi üstünlüğü miras bırakacaklar? Soruyorum hangi üstünlüğü?
Tanrı’nın sözü İsa, der ki; “Ne mutlu barışı sağlayanlara, çünkü onlara Allah’ın oğulları denecek. Ne mutlu doğruluk uğruna zulüm görenlere çünkü Göklerin Egemenliği onlarındır.” (Matta 5)
Sayın Başbakanım işe yarayan ve yaramayan, gösterdiğiniz bütün ilgi ve emekler için şimdiden teşekkür ederim.
Saygılarımla,
Rakel Dink
16 Mayıs 2007 Çarşamba
''Ermeniler Rahat Rahat Yaşıyor'' Diyenlere...
Hrant Dink cinayetinden sonra Türkiye’deki Ermeni okullarına ve Ermeni işadamlarına ölüm tehditleri içeren mektuplar gönderildiği ortaya çıktı. AZG Armenian Daily ve Hay gibi Ermeni gazeteleri, “Son uyarı ve ültimatom” başlıklı tehdit mektubunu yayınlayarak, “Bu son mektup Türkiye’deki Ermeniler’e yönelik baskıların arttığının ve hayatlarının tehlikede olduğunun en büyük kanıtı” yorumunu yaptı.
İşte son olarak Özel Topkapı Levon Vartuhyan Ermeni İlköğretim Okulu’na da gönderilen imzasız mektuptaki ifadeler: ’Bu son uyarı’
“Bazı Ermeniler Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verecek ayrılıkçı hareketler içinde. Ermeniler Türkiye’yi bölmeyi amaçlıyor. Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz gibi sözler aslında aşırı şovenizm ve devrim çağrılarıdır. Unutmayın ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler dışında topraklarımızda 100 bini aşkın Ermeni yaşamaktadır. Bunların ev ve iş adresleri tarafımızdan çok iyi bilinmektedir. Ermeni vatandaşlarımızın soykırım gibi konularda gerçeğin savunucuları olmasını, Türk devletinin egemenliğini savunmalarını umut ederiz. Ermeniler’in bu rolü nasıl oynayacaklarını yakından izleyeceğiz. Aksi halde mezarda yatacak olanlar ve eskiden bu topraklarda kaç Ermeni, kaç Türk vardı diye sayacak olanlar Ermeniler’in kendileri olacak. Bu topraklar hiçbir zaman hainliğe müsamaha göstermemiştir, göstermeyecektir de... Bu cennet vatanımızın karşısında duranlar bizim de karşımızdadır ve mağlup edilmeleri gerekir. Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Bu son ültimatomdur ve tekrarlanmayacaktır... Bu mektup, konuyla ilgisi olan tüm kurumlara gönderilmiştir. Biz bu hareketi, Türkiye’nin geleceği, birliği ve bütünlüğü için başlattık. Saygılarımızla...”
(Vatan)
İşte son olarak Özel Topkapı Levon Vartuhyan Ermeni İlköğretim Okulu’na da gönderilen imzasız mektuptaki ifadeler: ’Bu son uyarı’
“Bazı Ermeniler Türkiye’nin bütünlüğüne zarar verecek ayrılıkçı hareketler içinde. Ermeniler Türkiye’yi bölmeyi amaçlıyor. Hepimiz Hrantız, hepimiz Ermeniyiz gibi sözler aslında aşırı şovenizm ve devrim çağrılarıdır. Unutmayın ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan Ermeniler dışında topraklarımızda 100 bini aşkın Ermeni yaşamaktadır. Bunların ev ve iş adresleri tarafımızdan çok iyi bilinmektedir. Ermeni vatandaşlarımızın soykırım gibi konularda gerçeğin savunucuları olmasını, Türk devletinin egemenliğini savunmalarını umut ederiz. Ermeniler’in bu rolü nasıl oynayacaklarını yakından izleyeceğiz. Aksi halde mezarda yatacak olanlar ve eskiden bu topraklarda kaç Ermeni, kaç Türk vardı diye sayacak olanlar Ermeniler’in kendileri olacak. Bu topraklar hiçbir zaman hainliğe müsamaha göstermemiştir, göstermeyecektir de... Bu cennet vatanımızın karşısında duranlar bizim de karşımızdadır ve mağlup edilmeleri gerekir. Hattı müdafaa yoktur; sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Bu son ültimatomdur ve tekrarlanmayacaktır... Bu mektup, konuyla ilgisi olan tüm kurumlara gönderilmiştir. Biz bu hareketi, Türkiye’nin geleceği, birliği ve bütünlüğü için başlattık. Saygılarımızla...”
(Vatan)
15 Mayıs 2007 Salı
www.lraper.org
Patrik II. Mesrob Hazretleri'nin Zaman Gazetesi'ndeki röportajının tam metni:
-Bugün anneler günü. Annenizi kutlamaya gidecek misiniz?
-Tabii göreceğim annemi.
-Bu ruhani giysilerle mi gidiyorsunuz annenize?
-Evet.
-Mari Hanım kapıyı açtığında karşısında biricik oğlunu mu görüyor, Patrik hazretlerini mi?
-(Gülüyor) zor bir soru. Sanıyorum ikisini bir arada görüyor.
-Dolayısıyla Patrik Hazretlerinin elini öpüyor mu?
-Yok canım. Ben öperim annemin elini. Rahip olacağım zaman yakın çevremde birçok insan başka işin mi yok diye tepki gösterdi. İlk anlayışla karşılayan annem oldu. “Önemli olan senin ne yapmak istediğin. Neyi seve seve yapacaksan onu yap. Bir işi zorla yapacaksan yapma daha iyi” dedi.
-Hayatınızdaki en önemli kadın kim?
-Annem tabii. Kişiliğimin oluşmasında onun şefkati çok etkili olmuştur. Bizim çocukluğumuz yazları Kırklareli’nin Kıyıköy’ünde geçti. Köydeki bütün anneler bizim annemizdi. Annem de bütün çocuklara yakındı. Hanımlar arasındaki o diyalog bize de sirayet ederdi. Annem, en sıkıntılı dönemlerimde hep yanı başımda olmuştur. Mesela çocukken kabakulak olduğumda, başımda nöbet bekleyerek devamlı başımı okşayarak dua etmesi, sınavlara girerken beni yüreklendirmesi, belki de her annenin yaptığı şeylerdir. Ancak bir olay var ki, ailemizin hemen hemen tüm üyeleri devamlı anlatır dururlar. Dayım Sıvas’ın Zara köyünden Nişan Zaralı’ydı. Ona babalık eden, Sabri Acun adlı bir bey vardı. Sabri Dedem, Türk Müslüman, ancak eşi Meryem Ninem, Ermeni asıllıydı. Ümraniye’de bir çiftlikleri vardı. Bir keresinde, ben daha 2-3 yaşındaki bir bebekken, bizimkiler, dayılarım, teyzelerim, annemle babam, Ümraniye’deki çiftliğe pikniğe gitmişler. Beni bir ara, hem güneşten korumak, hem de uyutmak için dayımın arabasının ön bölümüne yatırmışlar. Ben rahat durmamış, arabanın vitesiyle oynamışım. Bunun üzerine araba yokuş aşağı gitmeye başlamış. Annem hayatını tehlikeye atarak, giderek hızlanan arabanın camından içeriye uzanarak, yokuş aşağı giden arabanın içinden beni çıkarmayı başarmış. Kim bilir? Belki de arabanın içinde kalmış olsaydım, bugün hiç olmayabilirdim. Bir yerde hayatımı annemin cesaretine borçluyum, diyebilirim.
-Daha sonra hayatınızın akışını yine bir kaza değiştirdi, değil mi?
-Evet. Amerika’da geçirdiğim feci bir trafik kazası ve bu kazada en sevdiğim arkadaşım Petro Maraşoğlu’nu yitirmem, sıfırdan yeniden başladığım hayatımı Allah’a adamama vesile oldu. Akrabalarımızdan birçok kişi rahip olmama karşı çıkarken, gerek rahmetli babam, gerekse annem, Allah’a adanma arzumu saygıyla karşıladılar ve bana destek verdiler. Hayatımdaki en önemli kadın annemdir, çünkü tüm insanî duygularımın, doğruluğun ve dürüstlüğün benim hayatımdaki ilk öğretmeni odur. Rahmetli anneannem de beni çok etkilemiştir. Güçlü ve imanına sıkı sıkıya bağlı bir kadındı. Mesela, onunla birlikte, Haç bayramlarında, Balat’taki Surp Hreşdagabed Kilisesi’ne ziyaretlere gidişimi unutamam, Balat Kilisesi’nin önündeki meydanda o zaman boş bir arsa vardı, şimdilerde oraya bir okul yapılmış, eskiden orada sabaha kadar süren şenlikler düzenlenirdi. Bunlar unutulamayacak çocukluk anılarım.
-Hz. Musa’nın annesi Asiye, Hz. İsa’nın annesi Meryem, Hz. Muhammed’in ilk eşi ve çocukların annesi Hatice ile kızı Fatıma, Müslüman kadınlar için rol model olan kutsal kadınlar. Hz. Meryem’in dışında Hıristiyanlığın bunlara denk mübarek kadınları var mı?
-Azizeler arasında mesela Gayane adlı İtalyan bir baş rahibe var. Kendisiyle evlenmek isteyen Roma imparatorundan kaçmak için ilk önce Mısır’a, oradan Kudüs’e, Kudüs’ten de Van’a gelir ve orada inzivaya çekilir. Ve ondan sonra da kendisi çok müşfik bir baş rahibe olarak tanınır. İffet ve iman abidesi bir rol modeli olarak Ermeni Kilisesinin tarihinde çok önemli bir şahsiyettir.
-Azizelerin karşılığı bizde de kadın evliyalar var. Sizden öğrenmek istediğim İncil’de adı geçen, daha yüksek mertebede dini kadın motifleri?
-Şefkat abidesi Meryem ananın yerini hiç kimse tutamaz tabii. Onun yanı sıra, Allah’ın Ruhu’yla dolmuş olan Vaftizci Hz. Yahya’nın annesi Hz. Elizabet, tüm inanan kadınlar için mühim bir örnek. Ayrıca Ermeni Kilisesi’nin kurucusu Aziz Gregor’un dadısı ve süt annesi, azizi hayatı pahasına koruyan Kayseri-Kapadokyalı Sofia var. 301 yılında Aziz Gregor’un babasının ailesi tamamen ortadan kaldırıldı Ermeni kralı tarafından. Bu Kayserili hanım, dadılık yaptığı bebeği mutlak bir kıyımdan kaçırdı. Kayseri’ye getirdi ve ona annelik yaptı. O çocuk oradaki okullarda okuyarak büyüdü.
-Meryem ana iki dinin ortak kutsal kadın figürü Arada çok önemli bir fark var.
Hazreti Meryem’in Hıristiyanlıktaki lakabı, Theotokos yani Tanrının annesi. Anlamadığım şu. Madem ki İsa’yı doğuran odur. Madem ki size göre İsa, Tanrı’nın oğludur. O zaman Meryem’in Tanrının eşi olması gerekmez mi?
-Hıristiyanlığa göre İsa mesih Allah’ın kelamıdır. Kelamullah olduğuna göre kendisinde ilahi bir tabiat varsa o zaman onun annesine Theotokos deniyor.
-O zaman iki tane Tanrı olmuş olmuyor mu? Biri Meryem’i gebe bırakan, diğeri Meryem’in doğurduğu. Meryem de hem Tanrı’nın eşi, hem de annesi?
-Yok. O anlamda değil. Bizim inancımıza göre Meryem kutsal ruhtan gebe kalmıştır. Öyle ki O’ndan doğan da kutsaldır.
-Yine anlayamadım. Kutsal demek başka, doğan da Tanrı’dır demek başka.
-Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Hristiyan öğretisine göre, Meryem Ana’dan doğmuş olan İsa Mesih, Allah’ın Oğlu’dur. Diğer tüm dinlerin öğretilerine olduğu gibi, Hristiyanlık’taki bu inanca da saygı duymak gerekir.
-Annelerden bahsederken, yavrularına da bakalım biraz. Papalık geçenlerde ilginç bir karara imza attı. Bildiğiniz gibi 1870 birinci Vatikan Konsilinden beri vaftiz edilmeden ölen bebeklerin cennetle cehennem arasındaki limbo denilen bir yere gideceklerine inanılıyordu. Artık vaftiz edilmeden ölen bebeklerin de cennete gideceğine inanılacak. Ermeni Kilisesi, Katolik Kilisesinin bu kararını nasıl karşılıyor?
- Papalık makamının vaftiz edilmemiş bebeklerin cennete gideceğine karar vermesi daha çok onların velilerini rahatlatmaya yönelik bir düşünce. Çocuğun istenmeyen bir yerde olması hoş bir şey değil veli için. Çocukları vaftiz olmamışsa, ne olacak bu çocuğun diğer yaşamdaki hali diye akıllarında bir soru işareti olur. Katolik Kilisesi’nin kararının Ermeni Kilisesi tarafından uygulanması söz konusu değil. Ayrıca Mesih İsa’nın bu konudaki öğretisi kesindir: «Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh'tan doğmadıkça Allah’ın melekutuna giremez. Bedenden doğan bedendir, Ruh'tan doğan ruhtur. Sana, `Yeniden doğmalısınız' dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh'tan doğan her adam da böyledir.» (Yuhanna 3: 5-8). Biz her çocuğun vaftiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle çocuklar ya sekiz günlükken ya da ilk yaz genelde vaftiz oluyorlar.
Peki, ya ilk sekiz günde, ya da ilk yaza girmeden vaftiz edilmeyip ölen çocuklar size göre nereye gidiyor?
-Bana göre diye bir şey yok. Dinin kurallarını ben yazacak değilim. Vaftiz olmamış olan masum çocukların durumu müşfik ve merhametli Rabb’imizin takdirine kalır. Buna teolojide İlahî Ekonomi diyoruz.
-Bu limbo kavramı, bizdeki Araf’a benziyor. “Araf’da kalmak” dini jargonun dışında da çok kullanılan bir tabir Türkçede. Bazen kendinizi Türklerin ve Ermenilerin fanatikleri arasında Araf’ta kalmış gibi hissettiğiniz oluyor mu?
-Bu deyimin kullanılma yöntemine baktığımda, evet, bazen Türk ve Ermeni fanatikleri arasında kalma duygusunu yaşadığımızı söyleyebilirim. Bu, bana bazen iki ateş, bazen de iki sevgi arasında sıkışma duygusu gibi geliyor. İki ateş, çünkü, iki tarafın milliyetçileri de iflah olmaz bir şekilde birbirlerine ateş püskürüyorlar, dolayısıyla biz Türkiye Ermenileri de arada kalıyoruz. İki sevgi, çünkü, her iki tarafın dilini, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini benimsiyor ve seviyoruz. Bu nedenle, hep derim ya, bu iki halkın arasında huzurun ve barışın tesisi herkesten önce Türkiye Ermenilerini sevindirir.
-Müslüman topraklarda yaşayagelmek sizlere nasıl yansıyor?
-Müslüman bir ülkede yaşayagelmenin başlıca yansıması dinlerarasındaki hoşgörü ortamıdır. Ezan ve çan sesleri özellikle İstanbulumuz’da birbirine karışır ve mistik bir ortam yaratır. Sonuçta, ezan da çan da aynı Allah’ı yüceltmekte ve inananları duaya çağırmaktadır. Bu hoşgörü ortamını bozacak her türlü oluşumun karşısında olmalıyız. Çocukluğumu geçirdiğim mahallede Türkler, Ermeniler, Rumlar, Museviler bir arada yaşar, birlikte oynardık. Mahallede herkes kimin bayramı ne zaman çok iyi bilir, karşılıklı bayramlaşmalar olurdu. Bunun için bazen hayıflanıyorum ya zaten. Şu son yaşadığımız acı olaylara bakıyorum da, canım gibi sevdiğim ülkemi şimdilerde tanıyamaz oluyorum.
-Seçim arefesindeyiz. Türk ve Ermeni milletlerin kardeşliğinin korunması adına kimden ne beklersiniz?
-Bizler burada zaten kardeşiz. Aynı suyu içiyor, aynı havayı soluyoruz. Ancak, Ermenistan ve Diaspora’yla da ilişkileri geliştirmenin zamanı geldi artık. Türkiye’ye ve Ermenistan’a karşılıklı olarak gazeteciler, gençler, akademisyenler, Sivil Toplum Kuruluşları ziyaretler düzenlemeli, beşerî ilişkilerin gelişmesi sağlanmalı. Zor konulara daha sonra girilir. Önce karşılıklı güven ve anlayış tesis edilmeli. Bunu sağlamak adına, sanatsal yarışmaların düzenlenerek, karşılıklı güvenin ve anlayışın pekiştirilebileceğini düşünüyorum. Ayrıca, Türkiye Ermenileri’nin TBMM’de temsil edilmesini de isterim. Romanya’da, hatta İslamî bir cumhuriyet olan İran’da bile Ermeni kökenli milletvekilleri var. Vatandaşlık, hoşgörü gibi kavramlar soyut ifadelerdir. Siyasî partilerimiz politikaya ilgi duyabilecek Ermeni vatandaşlarımıza biraz daha ilgi gösterebilirlerse daha somut bir adım atmış olurlar.
-Sizce Hıristiyan ve İslam mistisizminin temas noktaları var mı?
-Olmaz olur mu? Mistisizm zaten dogmayı aşmak demektir. Meselâ Mevlana Celaleddin-i Rumî ile bir çok noktada anlaşamamak mümkün mü? Bu nedenle Mevlana Hazretlerinin cenaze törenine birçok gayrı-Müslim din görevlisi katılmıştır.
-Mevlana’da sizi etkileyen tek şey cenazesine gayri Müslimlerin katılması mı?
-Hayır, kendi o sufi felsefesi, insanları ayırt etmemesi. Ve herkese ne olursan gel demesi. Bu çok önemli. Özellikle bugünkü zamanda bizim ihtiyacımız olan öğreti.
-Gel dediği yer neresi sizce?
-Allah’ın kapısı. Orayı hepimiz dualarımızla aşındırmalıyız.
-Mevlana ve İbnül Arabi İslam mistisizminin tepe noktaları. Sizin dininizde bunların muadili olarak kimler var?
-Çok var. Mevlana Hazretlerinin Ermeni Kilisesi’nde tekabül eden kişi Van Gölü’nün güneydoğusunda Nareg Köyü’ndeki manastırda yaşamış olan Aziz Krikor Naregatsi’dir. O da dogmayı aşmıştır. Ve büyük bir insani sevgiyle dolmuş olan büyük bir mistiktir. Van’ın çıkardığı en önemli insandır bana göre. Aziz Krikor Naregatsi de aynı Mevlana Celaleddin-i Rumî gibi evrensel insandan söz ederek, “Ben herkesim” der. İnsanın duasının, Allah’ın nezdinde hoş kokulu bir günnük gibi kabul olunacağından bahseder.
-Herhangi bir İslam mistiğini okudunuz mu?
-Biraz Said-i Nursi okudum. Özellikle Türk ve Ermeni halklarının karşılıklı ilişkileri hakkında önemli düşünceler beyan etmiştir. Hatırlayabildiğim kadarıyla bizim bu kavimle dost olmamız gerekir. Bizim mutluluğumuz onlarla olan dostluğumuzda gibi şeyler var.
-Geçen yıl Ramazanda oruç tuttuğunuzu söylemiştiniz…Tecrübenizi paylaşır mısınız?
Aslında bu konunun medyaya yansımasına ben üzüldüm. Oruç gizli bir ibadettir. Hristiyanlık’ta da hemen hemen aynı anlamda tutulmaktadır. İşte bu konu gerek İslamiyet’e, gerekse Hristiyanlığa ortak olan bir öğretidir. Ramazan ayında oruç tutmamın ardındaki başlıca düşünce şu: Ben insanların bütün bir gün oruç tuttuktan sonra gittikleri iftar sofralarında eğer ben de oruçlu olmazsam, kendimi suçluymuş gibi hissediyorum. Her şeyden önce o manevî ortamı Müslüman kardeşlerimizle paylaşabilmek güzel. Meselâ bir anımı anlatabilirim. 82. Patriğimizin adı Şınorhk Kalustyan’dı, Yozgat’ın İğdeli köyündendi. Çok ruhanî bir kişiliği vardı. Aynı katta kalırdık. Sabah ezanından hemen önce gelir, kapımı tıklatır, yanı başımızdaki caminin imamının az sonra sabah ezanını söyleyeceğini anımsatırdı. “Oğlum bizim neyimiz eksik? Hadi duaya” derdi. Bu oruç da bunun gibi bir şey işte.
-Kuran’ın sizin için anlamı ne?
-Kuran, İslamiyet’in yani, dünyada gittikçe yayılan ve birçok ortak noktalarımızın da bulunduğu bir dinin Kutsal Kitab’ı. Saygı besliyorum. Tanıdığım birçok Müslüman müminin hayatında gördüğüm Kuran’dan dolayı yaşanan değişikliğe saygı duyuyorum.
-Hz İsa’nın Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmenin Müslüman olmak için zorunlu olmasını nasıl karşılıyorsunuz?
-Tabii önemli bir şey. Biz de Eski Ahit’teki bütün peygamberleri kabul ediyoruz.
-Ama Hz Muhammet’i kabul etmiyorsunuz değil mi?
-Şahsi görüşüm olarak söyleyebilirim. Hz. Muhammed İslam aleminin peygamberi. Vahiy almış. Büyük bir medeniyetin kurucusu. Saygı besliyorum.
-Allah Kuran’da İslamın son din olduğunu söylüyor. Ben dinimi tamamladım, diyor. Son peygamber olarak Muhammed’i seçtim diyor. Kuran’ı Allah kelamı kabul eden, nasıl hala Hıristiyan kalabilir? Bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?
-İslamiyet için Kuran vahiy kitabıdır, kelamdır. Hıristiyanlık için ise en son peygamber Hz. İsa olduğuna göre bu durum her zaman yaşanacak.
- Nicolas Sarkozy Fransa’da Cumhurbaşkanı seçildi. İzleyeceği politika konusunda öngörüleriniz neler?
-Nicolas Sarkozy seçim propagandasını sürdürürken, bildiğiniz gibi Türkiye’ye epey yüklendi. Ben de Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan ve Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Sayın Olli Rehn gibi, Sayın Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı makamına oturduktan sonra durulacağını ümit ediyorum. Fransa ile ülkemiz arasında ticarî faaliyetler gayet üst düzeyde. Soykırım yasasının yeniden gündeme getirilmesi bu ilişkileri zorlayacaktır. Aslında Fransız tarihçilerinin de katılabilecekleri, Türk ve Ermeni tarihçilerinden oluşan üç taraflı bir oluşumun Türk-Ermeni ilişkileri tarihini birlikte incelemeleri çok iyi olurdu. Bildiğiniz gibi, Sayın Başbakanımız, bu öneriyi daha önce getirmiş ancak Ermeni asıllı tarihçiler bu öneriye imtina ile yaklaşmışlardı. Halbuki, 5. yüzyıldan bu yana süregelen Türk-Ermeni ilişkileri tarihinde çok olumlu ve iftihar edilecek olaylar da vardır. İttihat ve Terakki Hükümeti döneminde çok acı olayların yaşanmış olduğu bir gerçek, ancak dediğim gibi, 5. yüzyıldan bu yana tüm tarihi de o acı olayların gölgesine terk etmenin de Türk ve Ermeni halklarının ilişkileri ve dostluğu adına bir o kadar yanlış olacağını düşünüyorum.
-Günah çıkartma ve affetme; Katoliklerde var, Protestanlarda yok. Sizde durum nedir? Papaların Allah adına günahları affetme yetkisi, Patrikler için de geçerli mi?
-Bir kişinin günahlarını sadece Allah affedebilir. Allah’ın, yürekten tövbe eden her kulunun günahını affettiğine inanıyoruz. Papa’nın, Patrik’in, rahibin veya papazın yaptığı sadece Allah’ın yürekten edilen tövbeyi kabul ettiğine dair tövbe eden şahsa güvence vermektir. Günah çıkartma diye bir şey yok. Kimse kimsenin günahını çıkartamaz.
-Böyle söylüyorsunuz ama yanılmıyorsam Yuhanna İncil’inde Hz İsa’nın ağzından havarilere “günahlarını af edeceğinizin kimselerin günahları af olunacaktır. Günahlarını af etmeyeceğinizin kişilerin ise günahları af olunmayacaktır” deniyor.
-Ama bu her Hıristiyan için. Özel olarak rahipler için değil. Yani insanların birbirini affetmesini teşviktir. Helalleşme gibi bir şey. Mesela rabbani dua dediğiniz duada da var. Bize karşı işlenen günahlar affettiğimiz gibi sen de bizim günahlarımızı affet, diyoruz Allah’a.
-O halde Papalık bunu yanlış mı yorumladı?
-Hayır. Bu tamamıyla İslamiyetteki yanlış algılamalarla ilgili bir şey. Rahipler Allah adına affetmiyor bir şeyi. Orada kendisi sadece bir memur görevini yapıyor. Ve Allah senin günahlarını affetti diyor.
-Nereden biliyor?
-Allah’ın tövbe edildiğinde günahları affedeceğinden eminiz çünkü. Değil miyiz?
-Peki ya Papaların asla yanılmazlığı, dolayısıyla daimi günahsızlığı? Patrikler de böyle midir?
-Papalar’ın günahsız olduklarına inanmıyorum. Her ayinden önce isteyerek veya istemeyerek işledikleri her günah için tüm rahipler gibi, Patrikler de tövbe duaları okurlar.
-Siz İncil’i hangi sıklıkta ve nasıl okursunuz? En çok hangi bölümü sizi etkiler?
-İncil, Allah’ın Kelamı’dır. Bedenin suya ihtiyacı olduğu gibi, ruhun da her gün Allah’ın Kelamı’yla beslenmeye ihtiyacı vardır. Her Hristiyan’ın her gün İncil okuması gerekir. Bunun Ermenice olmasına da gerek yok. Artık çok şükür her lisanda İncil bulmak mümkün. İncil’de beni en çok İsa Mesih’in çarmıhın üzerindeyken, kendisine işkence ve zulüm edenler için sarfettiği «Baba, onları bağışla. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.» (Luka 23:34) demesi beni her zaman atkiler. Yani sadece birbirimizi bağışlamamızı demekle kalmayıp, en zor anında bile kendi öğrettiğini uygulamıştır.
Patrik II. Mesrob Hazretleri'nin Zaman Gazetesi'ndeki röportajının tam metni:
-Bugün anneler günü. Annenizi kutlamaya gidecek misiniz?
-Tabii göreceğim annemi.
-Bu ruhani giysilerle mi gidiyorsunuz annenize?
-Evet.
-Mari Hanım kapıyı açtığında karşısında biricik oğlunu mu görüyor, Patrik hazretlerini mi?
-(Gülüyor) zor bir soru. Sanıyorum ikisini bir arada görüyor.
-Dolayısıyla Patrik Hazretlerinin elini öpüyor mu?
-Yok canım. Ben öperim annemin elini. Rahip olacağım zaman yakın çevremde birçok insan başka işin mi yok diye tepki gösterdi. İlk anlayışla karşılayan annem oldu. “Önemli olan senin ne yapmak istediğin. Neyi seve seve yapacaksan onu yap. Bir işi zorla yapacaksan yapma daha iyi” dedi.
-Hayatınızdaki en önemli kadın kim?
-Annem tabii. Kişiliğimin oluşmasında onun şefkati çok etkili olmuştur. Bizim çocukluğumuz yazları Kırklareli’nin Kıyıköy’ünde geçti. Köydeki bütün anneler bizim annemizdi. Annem de bütün çocuklara yakındı. Hanımlar arasındaki o diyalog bize de sirayet ederdi. Annem, en sıkıntılı dönemlerimde hep yanı başımda olmuştur. Mesela çocukken kabakulak olduğumda, başımda nöbet bekleyerek devamlı başımı okşayarak dua etmesi, sınavlara girerken beni yüreklendirmesi, belki de her annenin yaptığı şeylerdir. Ancak bir olay var ki, ailemizin hemen hemen tüm üyeleri devamlı anlatır dururlar. Dayım Sıvas’ın Zara köyünden Nişan Zaralı’ydı. Ona babalık eden, Sabri Acun adlı bir bey vardı. Sabri Dedem, Türk Müslüman, ancak eşi Meryem Ninem, Ermeni asıllıydı. Ümraniye’de bir çiftlikleri vardı. Bir keresinde, ben daha 2-3 yaşındaki bir bebekken, bizimkiler, dayılarım, teyzelerim, annemle babam, Ümraniye’deki çiftliğe pikniğe gitmişler. Beni bir ara, hem güneşten korumak, hem de uyutmak için dayımın arabasının ön bölümüne yatırmışlar. Ben rahat durmamış, arabanın vitesiyle oynamışım. Bunun üzerine araba yokuş aşağı gitmeye başlamış. Annem hayatını tehlikeye atarak, giderek hızlanan arabanın camından içeriye uzanarak, yokuş aşağı giden arabanın içinden beni çıkarmayı başarmış. Kim bilir? Belki de arabanın içinde kalmış olsaydım, bugün hiç olmayabilirdim. Bir yerde hayatımı annemin cesaretine borçluyum, diyebilirim.
-Daha sonra hayatınızın akışını yine bir kaza değiştirdi, değil mi?
-Evet. Amerika’da geçirdiğim feci bir trafik kazası ve bu kazada en sevdiğim arkadaşım Petro Maraşoğlu’nu yitirmem, sıfırdan yeniden başladığım hayatımı Allah’a adamama vesile oldu. Akrabalarımızdan birçok kişi rahip olmama karşı çıkarken, gerek rahmetli babam, gerekse annem, Allah’a adanma arzumu saygıyla karşıladılar ve bana destek verdiler. Hayatımdaki en önemli kadın annemdir, çünkü tüm insanî duygularımın, doğruluğun ve dürüstlüğün benim hayatımdaki ilk öğretmeni odur. Rahmetli anneannem de beni çok etkilemiştir. Güçlü ve imanına sıkı sıkıya bağlı bir kadındı. Mesela, onunla birlikte, Haç bayramlarında, Balat’taki Surp Hreşdagabed Kilisesi’ne ziyaretlere gidişimi unutamam, Balat Kilisesi’nin önündeki meydanda o zaman boş bir arsa vardı, şimdilerde oraya bir okul yapılmış, eskiden orada sabaha kadar süren şenlikler düzenlenirdi. Bunlar unutulamayacak çocukluk anılarım.
-Hz. Musa’nın annesi Asiye, Hz. İsa’nın annesi Meryem, Hz. Muhammed’in ilk eşi ve çocukların annesi Hatice ile kızı Fatıma, Müslüman kadınlar için rol model olan kutsal kadınlar. Hz. Meryem’in dışında Hıristiyanlığın bunlara denk mübarek kadınları var mı?
-Azizeler arasında mesela Gayane adlı İtalyan bir baş rahibe var. Kendisiyle evlenmek isteyen Roma imparatorundan kaçmak için ilk önce Mısır’a, oradan Kudüs’e, Kudüs’ten de Van’a gelir ve orada inzivaya çekilir. Ve ondan sonra da kendisi çok müşfik bir baş rahibe olarak tanınır. İffet ve iman abidesi bir rol modeli olarak Ermeni Kilisesinin tarihinde çok önemli bir şahsiyettir.
-Azizelerin karşılığı bizde de kadın evliyalar var. Sizden öğrenmek istediğim İncil’de adı geçen, daha yüksek mertebede dini kadın motifleri?
-Şefkat abidesi Meryem ananın yerini hiç kimse tutamaz tabii. Onun yanı sıra, Allah’ın Ruhu’yla dolmuş olan Vaftizci Hz. Yahya’nın annesi Hz. Elizabet, tüm inanan kadınlar için mühim bir örnek. Ayrıca Ermeni Kilisesi’nin kurucusu Aziz Gregor’un dadısı ve süt annesi, azizi hayatı pahasına koruyan Kayseri-Kapadokyalı Sofia var. 301 yılında Aziz Gregor’un babasının ailesi tamamen ortadan kaldırıldı Ermeni kralı tarafından. Bu Kayserili hanım, dadılık yaptığı bebeği mutlak bir kıyımdan kaçırdı. Kayseri’ye getirdi ve ona annelik yaptı. O çocuk oradaki okullarda okuyarak büyüdü.
-Meryem ana iki dinin ortak kutsal kadın figürü Arada çok önemli bir fark var.
Hazreti Meryem’in Hıristiyanlıktaki lakabı, Theotokos yani Tanrının annesi. Anlamadığım şu. Madem ki İsa’yı doğuran odur. Madem ki size göre İsa, Tanrı’nın oğludur. O zaman Meryem’in Tanrının eşi olması gerekmez mi?
-Hıristiyanlığa göre İsa mesih Allah’ın kelamıdır. Kelamullah olduğuna göre kendisinde ilahi bir tabiat varsa o zaman onun annesine Theotokos deniyor.
-O zaman iki tane Tanrı olmuş olmuyor mu? Biri Meryem’i gebe bırakan, diğeri Meryem’in doğurduğu. Meryem de hem Tanrı’nın eşi, hem de annesi?
-Yok. O anlamda değil. Bizim inancımıza göre Meryem kutsal ruhtan gebe kalmıştır. Öyle ki O’ndan doğan da kutsaldır.
-Yine anlayamadım. Kutsal demek başka, doğan da Tanrı’dır demek başka.
-Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Hristiyan öğretisine göre, Meryem Ana’dan doğmuş olan İsa Mesih, Allah’ın Oğlu’dur. Diğer tüm dinlerin öğretilerine olduğu gibi, Hristiyanlık’taki bu inanca da saygı duymak gerekir.
-Annelerden bahsederken, yavrularına da bakalım biraz. Papalık geçenlerde ilginç bir karara imza attı. Bildiğiniz gibi 1870 birinci Vatikan Konsilinden beri vaftiz edilmeden ölen bebeklerin cennetle cehennem arasındaki limbo denilen bir yere gideceklerine inanılıyordu. Artık vaftiz edilmeden ölen bebeklerin de cennete gideceğine inanılacak. Ermeni Kilisesi, Katolik Kilisesinin bu kararını nasıl karşılıyor?
- Papalık makamının vaftiz edilmemiş bebeklerin cennete gideceğine karar vermesi daha çok onların velilerini rahatlatmaya yönelik bir düşünce. Çocuğun istenmeyen bir yerde olması hoş bir şey değil veli için. Çocukları vaftiz olmamışsa, ne olacak bu çocuğun diğer yaşamdaki hali diye akıllarında bir soru işareti olur. Katolik Kilisesi’nin kararının Ermeni Kilisesi tarafından uygulanması söz konusu değil. Ayrıca Mesih İsa’nın bu konudaki öğretisi kesindir: «Sana doğrusunu söyleyeyim, bir kimse sudan ve Ruh'tan doğmadıkça Allah’ın melekutuna giremez. Bedenden doğan bedendir, Ruh'tan doğan ruhtur. Sana, `Yeniden doğmalısınız' dediğime şaşma. Yel dilediği yerde eser; sesini işitirsin, ama nereden gelip nereye gittiğini bilemezsin. Ruh'tan doğan her adam da böyledir.» (Yuhanna 3: 5-8). Biz her çocuğun vaftiz olması gerektiğini düşünüyoruz. Bu nedenle çocuklar ya sekiz günlükken ya da ilk yaz genelde vaftiz oluyorlar.
Peki, ya ilk sekiz günde, ya da ilk yaza girmeden vaftiz edilmeyip ölen çocuklar size göre nereye gidiyor?
-Bana göre diye bir şey yok. Dinin kurallarını ben yazacak değilim. Vaftiz olmamış olan masum çocukların durumu müşfik ve merhametli Rabb’imizin takdirine kalır. Buna teolojide İlahî Ekonomi diyoruz.
-Bu limbo kavramı, bizdeki Araf’a benziyor. “Araf’da kalmak” dini jargonun dışında da çok kullanılan bir tabir Türkçede. Bazen kendinizi Türklerin ve Ermenilerin fanatikleri arasında Araf’ta kalmış gibi hissettiğiniz oluyor mu?
-Bu deyimin kullanılma yöntemine baktığımda, evet, bazen Türk ve Ermeni fanatikleri arasında kalma duygusunu yaşadığımızı söyleyebilirim. Bu, bana bazen iki ateş, bazen de iki sevgi arasında sıkışma duygusu gibi geliyor. İki ateş, çünkü, iki tarafın milliyetçileri de iflah olmaz bir şekilde birbirlerine ateş püskürüyorlar, dolayısıyla biz Türkiye Ermenileri de arada kalıyoruz. İki sevgi, çünkü, her iki tarafın dilini, kültürlerini, gelenek ve göreneklerini benimsiyor ve seviyoruz. Bu nedenle, hep derim ya, bu iki halkın arasında huzurun ve barışın tesisi herkesten önce Türkiye Ermenilerini sevindirir.
-Müslüman topraklarda yaşayagelmek sizlere nasıl yansıyor?
-Müslüman bir ülkede yaşayagelmenin başlıca yansıması dinlerarasındaki hoşgörü ortamıdır. Ezan ve çan sesleri özellikle İstanbulumuz’da birbirine karışır ve mistik bir ortam yaratır. Sonuçta, ezan da çan da aynı Allah’ı yüceltmekte ve inananları duaya çağırmaktadır. Bu hoşgörü ortamını bozacak her türlü oluşumun karşısında olmalıyız. Çocukluğumu geçirdiğim mahallede Türkler, Ermeniler, Rumlar, Museviler bir arada yaşar, birlikte oynardık. Mahallede herkes kimin bayramı ne zaman çok iyi bilir, karşılıklı bayramlaşmalar olurdu. Bunun için bazen hayıflanıyorum ya zaten. Şu son yaşadığımız acı olaylara bakıyorum da, canım gibi sevdiğim ülkemi şimdilerde tanıyamaz oluyorum.
-Seçim arefesindeyiz. Türk ve Ermeni milletlerin kardeşliğinin korunması adına kimden ne beklersiniz?
-Bizler burada zaten kardeşiz. Aynı suyu içiyor, aynı havayı soluyoruz. Ancak, Ermenistan ve Diaspora’yla da ilişkileri geliştirmenin zamanı geldi artık. Türkiye’ye ve Ermenistan’a karşılıklı olarak gazeteciler, gençler, akademisyenler, Sivil Toplum Kuruluşları ziyaretler düzenlemeli, beşerî ilişkilerin gelişmesi sağlanmalı. Zor konulara daha sonra girilir. Önce karşılıklı güven ve anlayış tesis edilmeli. Bunu sağlamak adına, sanatsal yarışmaların düzenlenerek, karşılıklı güvenin ve anlayışın pekiştirilebileceğini düşünüyorum. Ayrıca, Türkiye Ermenileri’nin TBMM’de temsil edilmesini de isterim. Romanya’da, hatta İslamî bir cumhuriyet olan İran’da bile Ermeni kökenli milletvekilleri var. Vatandaşlık, hoşgörü gibi kavramlar soyut ifadelerdir. Siyasî partilerimiz politikaya ilgi duyabilecek Ermeni vatandaşlarımıza biraz daha ilgi gösterebilirlerse daha somut bir adım atmış olurlar.
-Sizce Hıristiyan ve İslam mistisizminin temas noktaları var mı?
-Olmaz olur mu? Mistisizm zaten dogmayı aşmak demektir. Meselâ Mevlana Celaleddin-i Rumî ile bir çok noktada anlaşamamak mümkün mü? Bu nedenle Mevlana Hazretlerinin cenaze törenine birçok gayrı-Müslim din görevlisi katılmıştır.
-Mevlana’da sizi etkileyen tek şey cenazesine gayri Müslimlerin katılması mı?
-Hayır, kendi o sufi felsefesi, insanları ayırt etmemesi. Ve herkese ne olursan gel demesi. Bu çok önemli. Özellikle bugünkü zamanda bizim ihtiyacımız olan öğreti.
-Gel dediği yer neresi sizce?
-Allah’ın kapısı. Orayı hepimiz dualarımızla aşındırmalıyız.
-Mevlana ve İbnül Arabi İslam mistisizminin tepe noktaları. Sizin dininizde bunların muadili olarak kimler var?
-Çok var. Mevlana Hazretlerinin Ermeni Kilisesi’nde tekabül eden kişi Van Gölü’nün güneydoğusunda Nareg Köyü’ndeki manastırda yaşamış olan Aziz Krikor Naregatsi’dir. O da dogmayı aşmıştır. Ve büyük bir insani sevgiyle dolmuş olan büyük bir mistiktir. Van’ın çıkardığı en önemli insandır bana göre. Aziz Krikor Naregatsi de aynı Mevlana Celaleddin-i Rumî gibi evrensel insandan söz ederek, “Ben herkesim” der. İnsanın duasının, Allah’ın nezdinde hoş kokulu bir günnük gibi kabul olunacağından bahseder.
-Herhangi bir İslam mistiğini okudunuz mu?
-Biraz Said-i Nursi okudum. Özellikle Türk ve Ermeni halklarının karşılıklı ilişkileri hakkında önemli düşünceler beyan etmiştir. Hatırlayabildiğim kadarıyla bizim bu kavimle dost olmamız gerekir. Bizim mutluluğumuz onlarla olan dostluğumuzda gibi şeyler var.
-Geçen yıl Ramazanda oruç tuttuğunuzu söylemiştiniz…Tecrübenizi paylaşır mısınız?
Aslında bu konunun medyaya yansımasına ben üzüldüm. Oruç gizli bir ibadettir. Hristiyanlık’ta da hemen hemen aynı anlamda tutulmaktadır. İşte bu konu gerek İslamiyet’e, gerekse Hristiyanlığa ortak olan bir öğretidir. Ramazan ayında oruç tutmamın ardındaki başlıca düşünce şu: Ben insanların bütün bir gün oruç tuttuktan sonra gittikleri iftar sofralarında eğer ben de oruçlu olmazsam, kendimi suçluymuş gibi hissediyorum. Her şeyden önce o manevî ortamı Müslüman kardeşlerimizle paylaşabilmek güzel. Meselâ bir anımı anlatabilirim. 82. Patriğimizin adı Şınorhk Kalustyan’dı, Yozgat’ın İğdeli köyündendi. Çok ruhanî bir kişiliği vardı. Aynı katta kalırdık. Sabah ezanından hemen önce gelir, kapımı tıklatır, yanı başımızdaki caminin imamının az sonra sabah ezanını söyleyeceğini anımsatırdı. “Oğlum bizim neyimiz eksik? Hadi duaya” derdi. Bu oruç da bunun gibi bir şey işte.
-Kuran’ın sizin için anlamı ne?
-Kuran, İslamiyet’in yani, dünyada gittikçe yayılan ve birçok ortak noktalarımızın da bulunduğu bir dinin Kutsal Kitab’ı. Saygı besliyorum. Tanıdığım birçok Müslüman müminin hayatında gördüğüm Kuran’dan dolayı yaşanan değişikliğe saygı duyuyorum.
-Hz İsa’nın Allah’ın elçisi olduğunu kabul etmenin Müslüman olmak için zorunlu olmasını nasıl karşılıyorsunuz?
-Tabii önemli bir şey. Biz de Eski Ahit’teki bütün peygamberleri kabul ediyoruz.
-Ama Hz Muhammet’i kabul etmiyorsunuz değil mi?
-Şahsi görüşüm olarak söyleyebilirim. Hz. Muhammed İslam aleminin peygamberi. Vahiy almış. Büyük bir medeniyetin kurucusu. Saygı besliyorum.
-Allah Kuran’da İslamın son din olduğunu söylüyor. Ben dinimi tamamladım, diyor. Son peygamber olarak Muhammed’i seçtim diyor. Kuran’ı Allah kelamı kabul eden, nasıl hala Hıristiyan kalabilir? Bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?
-İslamiyet için Kuran vahiy kitabıdır, kelamdır. Hıristiyanlık için ise en son peygamber Hz. İsa olduğuna göre bu durum her zaman yaşanacak.
- Nicolas Sarkozy Fransa’da Cumhurbaşkanı seçildi. İzleyeceği politika konusunda öngörüleriniz neler?
-Nicolas Sarkozy seçim propagandasını sürdürürken, bildiğiniz gibi Türkiye’ye epey yüklendi. Ben de Sayın Başbakanımız Recep Tayip Erdoğan ve Avrupa Birliği Komisyonu’nun Genişlemeden Sorumlu Üyesi Sayın Olli Rehn gibi, Sayın Sarkozy’nin Cumhurbaşkanlığı makamına oturduktan sonra durulacağını ümit ediyorum. Fransa ile ülkemiz arasında ticarî faaliyetler gayet üst düzeyde. Soykırım yasasının yeniden gündeme getirilmesi bu ilişkileri zorlayacaktır. Aslında Fransız tarihçilerinin de katılabilecekleri, Türk ve Ermeni tarihçilerinden oluşan üç taraflı bir oluşumun Türk-Ermeni ilişkileri tarihini birlikte incelemeleri çok iyi olurdu. Bildiğiniz gibi, Sayın Başbakanımız, bu öneriyi daha önce getirmiş ancak Ermeni asıllı tarihçiler bu öneriye imtina ile yaklaşmışlardı. Halbuki, 5. yüzyıldan bu yana süregelen Türk-Ermeni ilişkileri tarihinde çok olumlu ve iftihar edilecek olaylar da vardır. İttihat ve Terakki Hükümeti döneminde çok acı olayların yaşanmış olduğu bir gerçek, ancak dediğim gibi, 5. yüzyıldan bu yana tüm tarihi de o acı olayların gölgesine terk etmenin de Türk ve Ermeni halklarının ilişkileri ve dostluğu adına bir o kadar yanlış olacağını düşünüyorum.
-Günah çıkartma ve affetme; Katoliklerde var, Protestanlarda yok. Sizde durum nedir? Papaların Allah adına günahları affetme yetkisi, Patrikler için de geçerli mi?
-Bir kişinin günahlarını sadece Allah affedebilir. Allah’ın, yürekten tövbe eden her kulunun günahını affettiğine inanıyoruz. Papa’nın, Patrik’in, rahibin veya papazın yaptığı sadece Allah’ın yürekten edilen tövbeyi kabul ettiğine dair tövbe eden şahsa güvence vermektir. Günah çıkartma diye bir şey yok. Kimse kimsenin günahını çıkartamaz.
-Böyle söylüyorsunuz ama yanılmıyorsam Yuhanna İncil’inde Hz İsa’nın ağzından havarilere “günahlarını af edeceğinizin kimselerin günahları af olunacaktır. Günahlarını af etmeyeceğinizin kişilerin ise günahları af olunmayacaktır” deniyor.
-Ama bu her Hıristiyan için. Özel olarak rahipler için değil. Yani insanların birbirini affetmesini teşviktir. Helalleşme gibi bir şey. Mesela rabbani dua dediğiniz duada da var. Bize karşı işlenen günahlar affettiğimiz gibi sen de bizim günahlarımızı affet, diyoruz Allah’a.
-O halde Papalık bunu yanlış mı yorumladı?
-Hayır. Bu tamamıyla İslamiyetteki yanlış algılamalarla ilgili bir şey. Rahipler Allah adına affetmiyor bir şeyi. Orada kendisi sadece bir memur görevini yapıyor. Ve Allah senin günahlarını affetti diyor.
-Nereden biliyor?
-Allah’ın tövbe edildiğinde günahları affedeceğinden eminiz çünkü. Değil miyiz?
-Peki ya Papaların asla yanılmazlığı, dolayısıyla daimi günahsızlığı? Patrikler de böyle midir?
-Papalar’ın günahsız olduklarına inanmıyorum. Her ayinden önce isteyerek veya istemeyerek işledikleri her günah için tüm rahipler gibi, Patrikler de tövbe duaları okurlar.
-Siz İncil’i hangi sıklıkta ve nasıl okursunuz? En çok hangi bölümü sizi etkiler?
-İncil, Allah’ın Kelamı’dır. Bedenin suya ihtiyacı olduğu gibi, ruhun da her gün Allah’ın Kelamı’yla beslenmeye ihtiyacı vardır. Her Hristiyan’ın her gün İncil okuması gerekir. Bunun Ermenice olmasına da gerek yok. Artık çok şükür her lisanda İncil bulmak mümkün. İncil’de beni en çok İsa Mesih’in çarmıhın üzerindeyken, kendisine işkence ve zulüm edenler için sarfettiği «Baba, onları bağışla. Çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar.» (Luka 23:34) demesi beni her zaman atkiler. Yani sadece birbirimizi bağışlamamızı demekle kalmayıp, en zor anında bile kendi öğrettiğini uygulamıştır.
14 Mayıs 2007 Pazartesi
Ermenistan'a tam puan tartışması
Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 14.5.2007
Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye'nin verdiği tam puan, tartışma yarattı. Kenan Doğulu'nun dördüncü olduğu yarışmada Türkiye, 12 puanını Ermenistan'a verdi. Türkiye'deki izleyicilerin çoğunluğu SMS'lerini, Ermeni şarkıcı Hayko için gönderdi. Ancak, Ermenistan için SMS gönderen Türk izleyicilerin sayısı henüz açıklanmadı. Geçen yıl Atina'da düzenlenen yarışmada yaklaşık 100 bin izleyicinin SMS gönderdiği Türkiye'den Ermenistan'a 10 puan verilmişti
GÜRCÜLER DE 12 PUAN VERDİ
TRT Genel Müdür Vekili Ali Güney, "Bu bir şarkı yarışması. Hangi şarkı beğenilmişse ona oy verilir. Nasıl İngiltere'den bize 12 tam puan geldiyse, Türkiye'den Ermenistan'a tam puan gitti" dedi. Ermenistan'a ikinci tam puanı, Gürcistan verdi.
Kaynak: Sabah
Yer: Türkiye
Tarih: 14.5.2007
Finlandiya'nın başkenti Helsinki'de düzenlenen Eurovision Şarkı Yarışması'nda Türkiye'nin verdiği tam puan, tartışma yarattı. Kenan Doğulu'nun dördüncü olduğu yarışmada Türkiye, 12 puanını Ermenistan'a verdi. Türkiye'deki izleyicilerin çoğunluğu SMS'lerini, Ermeni şarkıcı Hayko için gönderdi. Ancak, Ermenistan için SMS gönderen Türk izleyicilerin sayısı henüz açıklanmadı. Geçen yıl Atina'da düzenlenen yarışmada yaklaşık 100 bin izleyicinin SMS gönderdiği Türkiye'den Ermenistan'a 10 puan verilmişti
GÜRCÜLER DE 12 PUAN VERDİ
TRT Genel Müdür Vekili Ali Güney, "Bu bir şarkı yarışması. Hangi şarkı beğenilmişse ona oy verilir. Nasıl İngiltere'den bize 12 tam puan geldiyse, Türkiye'den Ermenistan'a tam puan gitti" dedi. Ermenistan'a ikinci tam puanı, Gürcistan verdi.
10 Mayıs 2007 Perşembe
7 Mayıs 2007 Pazartesi
07 Mayıs 2007, Kaynak : Hürriyet
Mayıs ayı başında Rusya parlamentosu alt ve üst kanadı Duma ile Federasyon Konseyi milletvekilleri arasında ilginç bir anket yapılarak “Yahudi milletinin İkinci Dünya Savaşı esnasındaki kıyımı (Holokast), günümüzde yasalar çerçevesinde ele alınmalı mı?” sorusu soruldu. Rusya'da İkinci Dünya Savaşı yıldönümü, 9 Mayıs zafer bayramı kutlaması yaklaşırken gerçekleştirilen “Holokast ve yasalar” adlı anket ilginç sonuçlar verdi.
Rus milletvekillerinin ezici çoğunluğunda “Yalnız Yahudilere karşı işlenen soykırım değil, tarihte gerçekleşmiş tüm soykırımlar günümüzde tüm ülkelerde yasalarla değil, ahlaki kriterler çerçevesinde ele alınarak değerlendirilmeli” görüşü hakim çıktı.
Tarihte yaşanmış herhangi bir soykırım olayının günümüzde yasa ve hukuk tarafından ele alınamayacağını vurgulayan Duma Güvenlik Komitesi üyesi Viktor İlyuhin “Yahudilere karşı soykırım yapılmamıştır iddiasında bulunan bir kişiyi bu sözleri yüzünden 3 yıl hapis cezasıyla yargılamak, bu soykırımı işleyenlerin yaptığından farklı bir şey değildir. İnsanın kendi görüşünü açıklama hakkı yasalarla sınırlandırılamaz, ceza hukukunun unsuru yapılamaz. Buna cadı avı denir” dedi.
Bir başka Rus milletvekili, Federasyon Konseyi Anayasa Komitesi Başkanı Leonid Bindar da soykırım konularının yasalar yerine ahlak kriterleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini söyleyerek “Tarihin bir meselesini bir ülkenin güncel hukuk sistemi içinde değerlendirmek istenmesi korkarım yarardan çok zarar getirir. Tarihin güncel yasalarla yargılanması kavramı ilke olarak insan yapısına karşı. Yargılanacak bir durum var ise bu yargıyı o toplum ahlak değerleriyle yapmalı”.
"Holokast dünya çapında yasal yaptırım ile tarif edilmeli mi?" anketinde bir başka görüş Duma Uluslararası İlişkiler Komitesi üyesi İgor Barinov'dan geldi.
Son dönemde şiddetlenen sözde Ermeni soykırımı meselesini hatırlayan Barinov “Benzer yasanın sadece Holokast için değil, Ermeni soykırımı konusunda da değişik ülkeler tarafından benimsenmesi durumunda Türkiye halkının % 90'ını hapse göndermek gerekecek. Böyle bir uygulamayı hiç gözünüzde canlandırabiliyor musunuz?"
Mayıs ayı başında Rusya parlamentosu alt ve üst kanadı Duma ile Federasyon Konseyi milletvekilleri arasında ilginç bir anket yapılarak “Yahudi milletinin İkinci Dünya Savaşı esnasındaki kıyımı (Holokast), günümüzde yasalar çerçevesinde ele alınmalı mı?” sorusu soruldu. Rusya'da İkinci Dünya Savaşı yıldönümü, 9 Mayıs zafer bayramı kutlaması yaklaşırken gerçekleştirilen “Holokast ve yasalar” adlı anket ilginç sonuçlar verdi.
Rus milletvekillerinin ezici çoğunluğunda “Yalnız Yahudilere karşı işlenen soykırım değil, tarihte gerçekleşmiş tüm soykırımlar günümüzde tüm ülkelerde yasalarla değil, ahlaki kriterler çerçevesinde ele alınarak değerlendirilmeli” görüşü hakim çıktı.
Tarihte yaşanmış herhangi bir soykırım olayının günümüzde yasa ve hukuk tarafından ele alınamayacağını vurgulayan Duma Güvenlik Komitesi üyesi Viktor İlyuhin “Yahudilere karşı soykırım yapılmamıştır iddiasında bulunan bir kişiyi bu sözleri yüzünden 3 yıl hapis cezasıyla yargılamak, bu soykırımı işleyenlerin yaptığından farklı bir şey değildir. İnsanın kendi görüşünü açıklama hakkı yasalarla sınırlandırılamaz, ceza hukukunun unsuru yapılamaz. Buna cadı avı denir” dedi.
Bir başka Rus milletvekili, Federasyon Konseyi Anayasa Komitesi Başkanı Leonid Bindar da soykırım konularının yasalar yerine ahlak kriterleri çerçevesinde ele alınması gerektiğini söyleyerek “Tarihin bir meselesini bir ülkenin güncel hukuk sistemi içinde değerlendirmek istenmesi korkarım yarardan çok zarar getirir. Tarihin güncel yasalarla yargılanması kavramı ilke olarak insan yapısına karşı. Yargılanacak bir durum var ise bu yargıyı o toplum ahlak değerleriyle yapmalı”.
"Holokast dünya çapında yasal yaptırım ile tarif edilmeli mi?" anketinde bir başka görüş Duma Uluslararası İlişkiler Komitesi üyesi İgor Barinov'dan geldi.
Son dönemde şiddetlenen sözde Ermeni soykırımı meselesini hatırlayan Barinov “Benzer yasanın sadece Holokast için değil, Ermeni soykırımı konusunda da değişik ülkeler tarafından benimsenmesi durumunda Türkiye halkının % 90'ını hapse göndermek gerekecek. Böyle bir uygulamayı hiç gözünüzde canlandırabiliyor musunuz?"
Ermeni asıllı ünlü Fransız şarkıcı Charles Aznavour, "Aile büyüklerim soykırımda ölmeselerdi şimdi dünyanın en ünlü Türk şarkıcısı olacaktım" diye iddiada bulundu.France-2 kanalında pazar günleri yayınlanan ve duayen gazeteci Michel Drucker’in sunduğu ünlülerin yaşamını konu alan "Vivement Dimanche" programının dünkü konuğu Charles Aznavour’du. Programda, 22 Mayıs’ta 83 yaşını dolduracak olan Aznavour’un hayatı anlatılırken geçen şubat ayında piyasaya çıkan "Hayatımın renkleri-colore ma vie" albümü ve sanat yaşamındaki dostlarının mesajları okundu. Sunucu Drucker, "Fransa Ulusal Meclisi Ermeni soykırımı kabul etti. Chirac senin de bulunduğun Ermenistan seyahatinde soykırımı andı. Ben de geçen yılki Eurovision yarışmasını yorumlarken ’Umarım bir gün Türkiye de soykırımı kabul eder’ dedim. Bu sözlerime Türklerden binlerce tepki mesajı geldi. Şaşırdım. Sen de Türk Ermenisisin değil mi?" diye sordu. Aznavour, "Evet Türk Ermenisiyim. Ailem İzmirli. Merak etme, ben de geçen yıl Eurovision’da Türkiye Ermenistan’a 10 puan verince içten alkışladım ve Türkiye’ye 12 puan veriyorum yorumunu yaptım. Bana da kimse teşekkür etmedi. Oysa büyüklerim soykırımda ölmeselerdi şimdi Fransa’nın değil, dünyanın en ünlü Türk şarkıcısı olacaktım" dedi" diye konuştu.
PATRİK HAZRETLERİ KADIKÖY’DEYDİ
Patrik II. Mesrob Hazretleri, 6 Mayıs 2007, Pazar, Kadıköy Surp Takavor Ermeni Kilisesi’ndeki Surp Badarak ayinine riyaset etti. Surp Badarak’ı Peder Dr. Krikor Damatyan sundu. Kilise inananlarla tamamen dolmuştu. İlahileri, Vahe Halaçyan yönetimindeki Surp Takavor Korosu üyeleri okudular. Patrik Hazretlerine, Kadıköy’de, yakın koruma memuru Ergün Karagöz refakat etti.
VAAZ
Patrik Hazretleri, Rabb’in Duası’ndan hemen önce verdiği vaazda şöyle konuştu:
“Bugün, kiliselerimizde, 4. yüzyılın yarısında, Kudüs’te vuku bulan bir mucizeyi anıyoruz. Bizans İmparatoru Büyük Konstantin’in oğlu Konstantios döneminde vuku bulan bu olay, Kudüs’teki inananları o kadar etkiler ki, Kudüs Patriği Kiril (Gyureğ) imparatora bir mektup yazarak mucizeyi uzun uzadıya anlatır. Olay Mayıs ayının başlarında cereyan eder. Sabah saat 09:00’dan itibaren Mesih İsa’nın çarmıha gerildiği Golgotha Tepesi’nden Zeytinlik Dağı’na kadar, Kudüs’ün gökyüzünde nursaçan bir Haç işareti görünür. Sadece birkaç kişiye değil, tüm Kudüs halkına uzun saatler boyunca görünür. Kudüs halkı kiliselere doluşarak gördükleri mucizevî belirti karşısında Allah’a hamd eder. Hristiyan kimliği ile yaşamak gerçekte bir mücadeledir. Günlük yaşamımızda hemen her an yeni kararlar almak durumunda kalırız. Her yeni karar, inancımıza göre doğru olmak zorunda olduğuna göre, aslında her an inancımızın prensiplerini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor demektir. Asil hedeflere erişebilmek, kendimizi imanımızda yenilenebilmek, insanlar arasında sevgi, kardeşlik, iyi niyet, barış ve huzuru tesis etmek üzere çalışmak, çabalamak, önyargıların hakim olduğu bir dünyada o kadar kolay bir iş değil. Bunlar, ruhanî güç, cesaret, fedakarlık isteyen işlerdir. Bunları gerçekleştirmek için “çarmıhını sırtlayarak, Mesih’i takip etmeye” hazır olmak gerekir. Görümün, Efendimiz’in çarmıha gerildiği Golgotha Tepesi’nden, göğe alındığı yani göğe girdiği Zeytinlik Dağı’na kadar gerçekleşmiş olması da ayrıca ilginçti. Bu görümle Allah’ın verdiği mesaj çok açıktı: Mesih İsa’nın Kutsal Haç’ı inananları ebedî hayata, yani sonsuz yaşama kavuşturuyor.
Ermeni halkı, çok eski zamanlardan beri Mesih İsa’yı içinde barındıramayan kabiri, “Nurlu Kabir” (Luys Kerezman) olarak adlandırmıştır. Kudüs Patriği Kiril’in (Gyureğ) döneminde vuku bulan Kutsal Haç’ın Kudüs semalarında Belirmesi mucizesi de, bir ölüm ve işkence aleti olan çarmıhın, nursaçan bir işarete nasıl dönüşüverdiğini gösteriyor.
Hristiyanlar, 300 yıl kadar zulüm ve işkence gördükten, arenalarda aslanlara yem olduktan sonra, nihayet İmparator Konstantin’in, Hristiyanlığı Doğu Roma İmparatorluğu’ndaki geçerli ve yasal bir din olarak kabul etmesiyle yeraltı hayatından çıkmış ve o zamanlar, putperest olan İmparatorluk sınırları dahilinde Hakikî Allah’a imanı öğreten yegâne din olarak hızla yayılıyordu. Bu, Kutsal Kilise’nin zaferiydi, bu, gerçekte, Allah’ın bir lütfuydu.”
Patrik Hazretleri, vaazdan sonra Tövbe Duası’nı okudu. Bu duadan sonra birçok inanan, öne yaklaşarak Rabb’in Sofrası’ndan kutsal payını aldı.
Surp Badarak ayini, Patrik Hazretlerinin okuduğu Son Takdis Duası’yla sona erdi.
YÖNETİCİLERLE ÖĞLE YEMEĞİ
Patrik Hazretleri, öğle yemeğini Surp Takavor Ermeni Kilisesi Vakfı’nın yöneticileriyle birlikte aldı. Yemeğe, Peder Dr. Krikor Damatyan, vakıf yöneticileri ve Ergün Karagöz katıldılar.
ARAMYAN DERNEĞİ’NE ZİYARET
Patrik Hazretleri, çocuklarla, Yerid ve Aramyan yöneticileriyle
Kadıköy Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği ile Patriklik Gençlik İşleri Çalışma Grubu “Yerid” ortaklaşa bir çalışmada bulunarak, Kalfayan İlköğretim Okulu’nun minik öğrencilerini Aramyan Derneği’nde öğle yemeğiyle ağırlıyorlardı. "Yerid" yöneticileriyle birlikte, Surp Takavor Ermeni Kilisesi'ndeki Surp Badarak ayinine katıldıktan sonra gerçekleşen etkinliğe, Patrik Hazretleri, Peder Dr. Krikor Damatyan, Ergün Karagöz ve Surp Takavor Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Şabuh Çolakyan ve Eşi ile birlikte Aramyan Derneği’ne geçerek, bir müddet çocukların sevincine katılarak, onları tek tek takdis etti. Çocuklar, dernekte top oyunları oynadıktan ve kendileri için dernek tarafından hazırlanan çocuk filmini seyrettikten sonra, Kalfayan İlköğretim Okulu'na geri döndüler.
BAŞEPİSKOPOS NURHAN MANUGYAN’IN AĞIRLANMASI
Patrik Hazretleri, akşam yemeğini ise Kudüs Patrikliği’nde Dini Ayinlerden Sorumlu Patrik Vekili Başepiskopos Nurhan Manugyan ve Ergün Karagöz’le birlikte Ahırkapı’daki Armada Oteli’nin çatı restoranında aldı.
Kaynak: Lraper
Patrik II. Mesrob Hazretleri, 6 Mayıs 2007, Pazar, Kadıköy Surp Takavor Ermeni Kilisesi’ndeki Surp Badarak ayinine riyaset etti. Surp Badarak’ı Peder Dr. Krikor Damatyan sundu. Kilise inananlarla tamamen dolmuştu. İlahileri, Vahe Halaçyan yönetimindeki Surp Takavor Korosu üyeleri okudular. Patrik Hazretlerine, Kadıköy’de, yakın koruma memuru Ergün Karagöz refakat etti.
VAAZ
Patrik Hazretleri, Rabb’in Duası’ndan hemen önce verdiği vaazda şöyle konuştu:
“Bugün, kiliselerimizde, 4. yüzyılın yarısında, Kudüs’te vuku bulan bir mucizeyi anıyoruz. Bizans İmparatoru Büyük Konstantin’in oğlu Konstantios döneminde vuku bulan bu olay, Kudüs’teki inananları o kadar etkiler ki, Kudüs Patriği Kiril (Gyureğ) imparatora bir mektup yazarak mucizeyi uzun uzadıya anlatır. Olay Mayıs ayının başlarında cereyan eder. Sabah saat 09:00’dan itibaren Mesih İsa’nın çarmıha gerildiği Golgotha Tepesi’nden Zeytinlik Dağı’na kadar, Kudüs’ün gökyüzünde nursaçan bir Haç işareti görünür. Sadece birkaç kişiye değil, tüm Kudüs halkına uzun saatler boyunca görünür. Kudüs halkı kiliselere doluşarak gördükleri mucizevî belirti karşısında Allah’a hamd eder. Hristiyan kimliği ile yaşamak gerçekte bir mücadeledir. Günlük yaşamımızda hemen her an yeni kararlar almak durumunda kalırız. Her yeni karar, inancımıza göre doğru olmak zorunda olduğuna göre, aslında her an inancımızın prensiplerini de göz önünde bulundurmamız gerekiyor demektir. Asil hedeflere erişebilmek, kendimizi imanımızda yenilenebilmek, insanlar arasında sevgi, kardeşlik, iyi niyet, barış ve huzuru tesis etmek üzere çalışmak, çabalamak, önyargıların hakim olduğu bir dünyada o kadar kolay bir iş değil. Bunlar, ruhanî güç, cesaret, fedakarlık isteyen işlerdir. Bunları gerçekleştirmek için “çarmıhını sırtlayarak, Mesih’i takip etmeye” hazır olmak gerekir. Görümün, Efendimiz’in çarmıha gerildiği Golgotha Tepesi’nden, göğe alındığı yani göğe girdiği Zeytinlik Dağı’na kadar gerçekleşmiş olması da ayrıca ilginçti. Bu görümle Allah’ın verdiği mesaj çok açıktı: Mesih İsa’nın Kutsal Haç’ı inananları ebedî hayata, yani sonsuz yaşama kavuşturuyor.
Ermeni halkı, çok eski zamanlardan beri Mesih İsa’yı içinde barındıramayan kabiri, “Nurlu Kabir” (Luys Kerezman) olarak adlandırmıştır. Kudüs Patriği Kiril’in (Gyureğ) döneminde vuku bulan Kutsal Haç’ın Kudüs semalarında Belirmesi mucizesi de, bir ölüm ve işkence aleti olan çarmıhın, nursaçan bir işarete nasıl dönüşüverdiğini gösteriyor.
Hristiyanlar, 300 yıl kadar zulüm ve işkence gördükten, arenalarda aslanlara yem olduktan sonra, nihayet İmparator Konstantin’in, Hristiyanlığı Doğu Roma İmparatorluğu’ndaki geçerli ve yasal bir din olarak kabul etmesiyle yeraltı hayatından çıkmış ve o zamanlar, putperest olan İmparatorluk sınırları dahilinde Hakikî Allah’a imanı öğreten yegâne din olarak hızla yayılıyordu. Bu, Kutsal Kilise’nin zaferiydi, bu, gerçekte, Allah’ın bir lütfuydu.”
Patrik Hazretleri, vaazdan sonra Tövbe Duası’nı okudu. Bu duadan sonra birçok inanan, öne yaklaşarak Rabb’in Sofrası’ndan kutsal payını aldı.
Surp Badarak ayini, Patrik Hazretlerinin okuduğu Son Takdis Duası’yla sona erdi.
YÖNETİCİLERLE ÖĞLE YEMEĞİ
Patrik Hazretleri, öğle yemeğini Surp Takavor Ermeni Kilisesi Vakfı’nın yöneticileriyle birlikte aldı. Yemeğe, Peder Dr. Krikor Damatyan, vakıf yöneticileri ve Ergün Karagöz katıldılar.
ARAMYAN DERNEĞİ’NE ZİYARET
Patrik Hazretleri, çocuklarla, Yerid ve Aramyan yöneticileriyle
Kadıköy Aramyan Okulundan Yetişenler Derneği ile Patriklik Gençlik İşleri Çalışma Grubu “Yerid” ortaklaşa bir çalışmada bulunarak, Kalfayan İlköğretim Okulu’nun minik öğrencilerini Aramyan Derneği’nde öğle yemeğiyle ağırlıyorlardı. "Yerid" yöneticileriyle birlikte, Surp Takavor Ermeni Kilisesi'ndeki Surp Badarak ayinine katıldıktan sonra gerçekleşen etkinliğe, Patrik Hazretleri, Peder Dr. Krikor Damatyan, Ergün Karagöz ve Surp Takavor Ermeni Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Şabuh Çolakyan ve Eşi ile birlikte Aramyan Derneği’ne geçerek, bir müddet çocukların sevincine katılarak, onları tek tek takdis etti. Çocuklar, dernekte top oyunları oynadıktan ve kendileri için dernek tarafından hazırlanan çocuk filmini seyrettikten sonra, Kalfayan İlköğretim Okulu'na geri döndüler.
BAŞEPİSKOPOS NURHAN MANUGYAN’IN AĞIRLANMASI
Patrik Hazretleri, akşam yemeğini ise Kudüs Patrikliği’nde Dini Ayinlerden Sorumlu Patrik Vekili Başepiskopos Nurhan Manugyan ve Ergün Karagöz’le birlikte Ahırkapı’daki Armada Oteli’nin çatı restoranında aldı.
Kaynak: Lraper
2 Mayıs 2007 Çarşamba
BM ERMENİ BASKISINA BOYUN EĞDİ
Kaynak: Eraren
Yer: Türkiye
Tarih: 2.5.2007
Sergilenen bir belgede yer alan "Türklerin 1915 yılında bir milyon Ermeni'yi planlı olarak öldürdüğü" ibaresi Türkiye'nin büyük tepkisine neden olmuş ve sergi Türkiye'nin girişimiyle ertelenmişti. Pazartesi tekrar açılan sergide kullanılan metinde 'Türkler' yerine 'Osmanlı' ibaresine yer veriliyor ve 1 milyon sözünü kullanmayarak yine 1915 olaylarını soykırıma dayanak olarak gösteriyor. Dolayısıyla sergide kullanılan kelimeler farklı, ancak içerik olarak aynı anlamı ifade ediyor. BM'nin Ermeni yalanlarına bu denli alet olmasının nedenleri hakkında yetkililer açıklama yapmazen, Türkiye'nin tutumu merakla bekleniyor.
Kaynak: Eraren
Yer: Türkiye
Tarih: 2.5.2007
Sergilenen bir belgede yer alan "Türklerin 1915 yılında bir milyon Ermeni'yi planlı olarak öldürdüğü" ibaresi Türkiye'nin büyük tepkisine neden olmuş ve sergi Türkiye'nin girişimiyle ertelenmişti. Pazartesi tekrar açılan sergide kullanılan metinde 'Türkler' yerine 'Osmanlı' ibaresine yer veriliyor ve 1 milyon sözünü kullanmayarak yine 1915 olaylarını soykırıma dayanak olarak gösteriyor. Dolayısıyla sergide kullanılan kelimeler farklı, ancak içerik olarak aynı anlamı ifade ediyor. BM'nin Ermeni yalanlarına bu denli alet olmasının nedenleri hakkında yetkililer açıklama yapmazen, Türkiye'nin tutumu merakla bekleniyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)